EYLÜL 2026 ANALİZİ: Harman Kalktı, Türk Tarımının Röntgeni Ortada…
-
2026 Sezonunun Muhasebesi, 2027’nin Yol Haritası
Değerli Dostlar,
Tarımda eylül ayının bende her zaman bambaşka bir karşılığı, çok derin bir duygusu vardır.
Bir yanda yaz boyunca gece gündüz hasat edilen tarlaların o derin sessizliği, bahçelerde boşalan meyve kasaları, Ege’de sergiden kaldırılan ballı üzümler ve ambara çekilen altın sarısı hububat… Diğer yanda ise henüz toprağın bağrına düşmemiş, umutla bekleyen yeni sezon tohumu…
Çiftçimiz bir yandan kantardan aldığı fişle geçmiş yılın borç harç hesabını kapatmaya çalışırken, aslında zihninde çoktan gelecek yılın o uykusuz hesaplarına dalmıştır bile: Mazot kaç lira olacak, taban gübresini ne zaman almalı, tarlaya buğday mı ekmeli arpa mı, mısırdan bu yıl vazgeçmeli mi, bahçeye yeniden masraf yapabilecek mi, ahırdaki hayvan sayısını büyütmeli mi yoksa küçültmeli mi?
Kısacası eylül ayı bizim için yalnızca bir hasat sonu, bir takvim yaprağı değildir; eski tarım yılının acı tatlı bilançosu ile yeni tarım yılının niyet mektubunun aynı masaya konulduğu muhasebe ayıdır.
Hatırlarsanız en son mayıs ayına kadar ağırlıklı olarak hububat piyasalarını, Karadeniz limanlarındaki tıkanıklığı, küresel ticareti, üreticimizin banka borçlarını ve un-makarna sanayicimizin hammadde arayışlarından bahsetmiştik. Bugün ise biraz daha geniş bir pencere açarak, kendimce ülkemiz tarımının ve geride bıraktığımız 2026 tarım yılının eksiksiz bir röntgenini çekmek istiyorum. Çünkü bu memleketin tarımı; yalnızca buğday başağından ibaret değildir. Tarladaki domatesi, bağdaki üzümü, Karadeniz’in fındığı, Ege’nin zeytini, Akdeniz’in narenciyesi, Çukurova’nın pamuğu, ayçiçeği, şeker pancarı, ahırdaki büyükbaşı, meradaki küçükbaşı, sütü, kümesin yumurtası, arının balı ve denizlerimizden çıkan mavi bereketiyle devasa, birbirine bağlı bir üretim zinciridir.
İşte tam da bu nedenle bu yazımda; masama gelen resmi raporlar ve sahada bizzat toparladığım veriler eşliğinde tek tek ağaçlara takılıp kalmadan, ormanın tamamına, rakamların o eğilip bükülmez diliyle bakmak istiyorum.
Elimizdeki son üretim tahminleri, Türkiye’nin 2026’da bitkisel üretimde güçlü bir toparlanma eğilimine girdiğini açıkça gösteriyor. Tahıllar ve diğer bitkisel ürünler grubunda yaklaşık 75,4 milyon ton, sebzelerde 33,3 milyon ton; meyve, içecek ve baharat bitkilerinde ise yaklaşık 31 milyon tonluk bir rekolte öngörülüyor. Özellikle geride bıraktığımız 2025’te ağır don ve kuraklık yarası alan meyvecilik sektörümüzde beklenen %57,8’lik toparlanma ilk bakışta gerçekten göz dolduruyor.
Ancak bir tarım profesyoneli, bir mühendis olarak şunu peşinen söylemek boynumun borcudur: Kantarda daha çok ürün görmek, tarımın bütün yapısal sorunlarının tereyağından kıl çeker gibi çözüldüğü anlamına asla gelmez. Üretilen tonaj kadar; o mahsulün kaça mal edildiği, çiftçimizin cebine ne kaldığı, hasat edilen ürünün nasıl depolandığı, sanayicimizin hangi hammadde için dış limanlara avuç açtığı, hangi katma değerli ürünlerin dünyaya satılabildiği ve en önemlisi üreticinin önümüzdeki sonbaharda o tarlaya yeniden hevesle girip girmeyeceği çok daha hayatidir.
Gelin şimdi, harmanın tozu henüz yerdeyken 2026 sezonunu bu gözle, bu vicdanla adım adım birlikte okuyalım.
1. HUBUBAT: AMBARDA GÜÇLÜYÜZ, DÜNYADA İSE DENİZ SAKİN DEĞİL
Ülkemizin gıda egemenliğinin ve milli güvenliğinin ilk kapısı dün olduğu gibi bugün de hububattır dostlar.
2026 yılı ilk üretim tahminlerine baktığımızda; toplam tahıl rekoltemizin geçen yıla göre %21,7 gibi güçlü bir sıçramayla yaklaşık 41,6 milyon tona ulaşması bekleniyor. Buğdayda 22,8 milyon ton, arpada ise 9 milyon tonluk sevindirici bir tahmin var önümüzde. Buğdaydaki artış %26,7’yi bulurken, arpadaki artış %50 bandına dayanmış durumda. Buna karşılık mısır üretimimizin %5,9 azalarak 8 milyon ton seviyesine gerileyeceği öngörülüyor. Nitekim Avrupa Komisyonu’nun MARS raporu da Türkiye için bu bereketli tabloyu doğruluyor: Hektar başına ekmeklik buğdayda 3,4 ton, arpada 3,3 tonluk güçlü verimler kayıtlara geçmiş. Yani kağıt üstünde tarladaki tablomuz, dışarıdan gelecek ithalat baskısını sınırlayacak kadar diri ve sağlam duruyor.
Ama gelin rakamların arka yüzünü çevirelim; çünkü oradaki muhasebe bambaşka bir hikaye anlatıyor. Yılın ilk yedi ayında ekmeklik buğday ithalatımız 1,79 milyon tondan 3,10 milyon tona fırlamış bulunuyor! Buğday ve mamullerini eşdeğer katsayı üzerinden buğday karşılığına çevirdiğimizde; Temmuz itibarıyla 3,59 milyon tonluk ithalatımıza karşılık 3,82 milyon tonluk bir ihracatımız var. Parasal değere baktığımızda ise ithalata ödenen 1,03 milyar $’a karşılık, mamul ihracatından kasamıza 2,10 milyar $ gelir girmiş. Miktarda neredeyse başa baş, parasal değerde ise artıdayız. Bu durum Türkiye’nin dünyanın en büyük un ve makarna değirmeni olma vasfını koruduğunu gösteriyor.
Peki akıllara gelen asıl can alıcı soru nedir? Tarlada rekor üretim konuştuğumuz bir yılın tam göbeğinde, ülkemize neden bu kadar buğday akıyor?
Bu sorunun ilk cevabı elbette Dahilde İşleme Rejimi (DİR) kapsamındaki ihracat taahhütlerimizdir. Ama asıl kritik ikinci neden; hasat sonrasında piyasayı temkinle izleyen un ve makarna sanayicimizin, Karadeniz lojistik hattı kilitlenince panikle emniyet stoğuna yönelmesidir. Çünkü dış piyasada yaşananlar en ufak bir rehavete izin vermiyor. Karadeniz’de artık mesele yalnızca buğdayın ton fiyatı değildir; o buğdayın hareket kabiliyetidir! Rusya’nın Karadeniz ihracat koridoru Ağustos ayında fiilen dondu. Haftalar boyunca limanlardan neredeyse tek bir kuru yük gemisi dahi kalkamadı. Yıllardır Rus buğdayının bir ya da iki numaralı daimi müşterisi olan Türkiye, Ağustos ayında alıcılar listesinde hiç yer alamadı; tüm tahıl grubunda limanlarımıza giren miktar yalnızca 5 bin tonla sınırlı kaldı.
Kıymetli Dostlar,
Rusya merkezli Tarım Piyasası Konjonktür Enstitüsü (IKAR) tarihinde ilk kez bir “stres senaryosu” yayımladı. Diyorlar ki: Eğer Güney Rusya liman koridoru sezonun geri kalanında bu şekilde kilitli kalırsa, Rusya’nın yıllık buğday ihracatı 43,5 milyon tondan 29,0 milyon tona çakılabilir. Bu durum, dünya buğday piyasasından tek kalemde 14,5 milyon tonluk devasa bir arzın silinmesi demektir! Fiyat makası da bu yangını zaten açıkça haykırıyor: Rus Karadeniz %12,5 proteinli buğday kağıt üzerinde 210 $ civarında “nominal” dururken; Baltık limanlarında 275 $, Köstence’de 277 $ seviyesine fırladı. Aradaki makas 67 $ ile sezon rekorunu kırdı!
Dünyada bir ürünün var olması ile o ürüne fiziken ulaşabilmek asla aynı şey değildir dostlar. Kağıt üzerinde alternatif menşeler vardır elbet; fakat her yeni menşe, sırtınıza ağır bir navlun faturası ve teslimat gecikmesi yükler. Marmara limanları tesliminde Rusya derin deniz navlunu 24 $ görünürken; Fransa’dan 30 $, Kanada’dan 36 $, ABD’den 49 $ ve Arjantin’den tam 51 $ navlun biniyor ton başına! Fransa navlun olarak ilk bakışta makul bir liman gibi dursa da; Avrupa Birliği’nin kendi iç buğday ihracatı yıllık %35, arpa ihracatı ise %44 oranında gerilemiş durumda. Hindistan’ın buğday ve un ihracat yasaklarını esnetmesi orta vadede bir kapı aralayabilir; fakat henüz sahada fiili bir sevkiyata dönüşmüş değil. ABD HRW (Sert Kırmızı Kışlık) buğdayının ise haftalık %7,35, yıllık bazda %60,8 fırlayarak ton başına 365 $’a tırmanması, dünyada “ucuza buğday arayanlar” için çemberin ne kadar daraldığını gösteriyor. İşte tam da bu nedenle; Türkiye’nin bu yıl yakaladığı yüksek buğday rekoltesi yalnızca ambar dolduran bir başarı değil, küresel fırtınada arkamızı yaslayacağımız en stratejik savunma kalkanıdır.
Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) 1 Eylül itibarıyla Elektronik Ürün Senedi (ELÜS) satışlarına kademeli olarak başlaması da bu sancılı dönemde kritik bir adımdır. İlk günlerde piyasaya verilen arz biraz temkinli ve sınırlı kaldı; bence piyasadaki asıl tansiyon düşüşü, satış miktarları artırıldıkça hissedilecektir. Buradaki hassas kantar şudur: Kamu stokları un ve makarna sanayicimize nefes aldırırken, binbir emekle mahsulünü döken üreticimizin tarladaki alın terini ve taban fiyatını ezdirmeyecek hassas bir takvimle sahaya sürülmelidir. Nitekim TÜRİB verilerine baktığımızda; 1 Eylül itibarıyla ekmeklik buğday 16.790 ₺/ton ile yatay seyrederken, makarnalık buğday 17.150 ₺/ton, arpa ise haftalık %4,18 yükselişle 13.080 ₺/ton seviyesine tırmanmış durumda.
Unutmayalım: Tarım piyasasını yönetmekteki asıl ustalık, ürünü yalnızca depoya alıp ambar kilitlemek değildir; doğru zamanda almak, doğru şartlarda tutmak ve en doğru zamanda piyasaya arz edebilmektir.
2. UN VE MAKARNA: DÜNYAYA ÇOK SATMAK YETMİYOR, DAHA DEĞERLİ SATMAK GEREKİYOR
Buğdayın tarladaki o çetin hikayesinin ikinci perdesi, hasadın ardından fabrikaların bacalarında başlıyor dostlar.
Ülkemiz yıllardır un ve makarnada dünyanın en güçlü üretici ve küresel ihracatçı aktörlerinden biri konumunda. Ancak 2026 verilerini masaya yatırdığımızda, bu iki alanda önümüze bambaşka hikayeler çıkıyor. Yılın ilk yedi ayında un ihracatımız 1,31 milyon tondan 1,19 milyon tona geriledi. Kasaya giren ihracat geliri 503 milyon $’dan 438 milyon $’a düşerken, daha da düşündürücüsü, ortalama ton başına ihracat fiyatımız 383 $’dan 369 $’a kadar indi.
Makarna tarafında ise miktar olarak ilk bakışta yüz güldüren bir hareket var: İhracat 817 bin tondan 978 bin tona, gelir 516 milyon $’dan 580 milyon $’a yükselmiş görünüyor. Fakat faturanın altına baktığımızda ortalama ihracat birim fiyatımızın 632 $’dan 593 $’a gerilediğini görüyoruz. Bulgurda da durum benzer; miktar 121 bin tondan 118 bin tona çekilirken birim fiyat 558 $’dan 521 $’a indi, irmikte ise miktar hafif kıpırdasa da fiyat yine aşağıya doğru aktı.
Önümde duran bu rakamlar bir Mühendis olarak bana hep aynı soruyu sorduruyor: Biz sadece sınırdan kaç ton mal geçirdiğimizle mi avunacağız, yoksa gönderdiğimiz her kilogramdan bu memlekete ne kadar katma değer ve refah kazandırdığımıza mı bakacağız?
Bakın, tam bu noktada çok çarpıcı bir ayrıntı bisküvi kaleminde parlıyor. İlk yedi ayda bisküvi ihracat miktarımız 287 bin tondan 278 bin tona inmiş; ama gelin görün ki ton başına birim fiyatımız 3.173 $’dan tam 3.451 $’a tırmanmış! Toplam gelirimiz ise 911 milyon $’dan 958 milyon $’a yükselmiş. Demek ki neymiş? Aynı buğday başağının zincirinde, sanayi ürünü daha nitelikli işleyip paketledikçe gerçek değer artışını yakalamak pekala mümkünmüş. Un ve makarnada da körü körüne tonaj peşinde koşmayı bırakıp masaya birim değer hedefini koymadığımız müddetçe, dünyaya “çok mal” satıp “ucuza” hamallık yapmaya devam ederiz.
Üstelik madalyonun bir de hammadde yüzü var. Karadeniz lojistik hattının tıkanması, dahilde işleme rejimi (DİR) kapsamındaki buğday ithalatını fena halde kilitledi. İhracatçımız yarınını, fiyatını ve teslimat takvimini öngöremez bir cendereye girdi. Özellikle makarnalık buğday ithalatımızın ilk yedi ayda 5,8 bin tondan bir anda 427,7 bin tona fırlaması, oturup uzun uzun düşünmemiz gereken yapısal bir alarmdır. Dünyaya makarna satacağız diye hammadde için gözümüzü her geçen gün daha fazla dış limanlara dikiyorsak, Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu’nun o bereketli havzalarında kaliteli durum (makarnalık) buğdayı üretimini yeniden ayağa kaldırmak zorundayız.
Şunu artık çok net görmemiz ve söylememiz lazım: Sanayi politikası ile tarla politikası asla birbirinden ayrı düşünülemez.
3. MISIR, ARPA VE YEM: HAYVANCILIĞIN GELECEĞİ TARLADA BAŞLIYOR
Bu yıl tarlada gözümüzü ayırmamamız gereken en kritik ürünlerden biri kesinlikle mısırdır kıymetli dostlar.
Bir tarafta yurt içi üretimimizin yaklaşık 8 milyon tona gerilemesi beklenirken, diğer tarafta özellikle İç Anadolu havzamızda ekilişlerin azaldığına şahit olduk. Çukurova hasadı yüksek rutubet stresiyle yürüdü, kurutma tesisleri aralıksız çalıştı ve mahsul tarlada yaklaşık 14 ₺/kg civarında el değiştirdi. Türkiye Ürün İhtisas Borsası’nda (TÜRİB) 1 Eylül mısır fiyatı 14.230 ₺/ton seviyesine oturmuş durumda. İşlenmiş mamul ürünlerin karşılığı da hesaba katıldığında; Temmuz ayı itibarıyla yaklaşık 5,37 milyon tonluk mısır ithalatımıza karşılık ancak 1,45 milyon tonluk bir mamul ihracatı yapabilmiş olmamız, aradaki derin yapısal açığı çok net ortaya koyuyor. Ham mısır ithalatımız tek başına yılın ilk yedi ayında 3,91 milyon tondan 5,12 milyon tona fırlamış bulunuyor. İşin parasal boyutuna, yani bilançoya baktığımızda ise ithalata 1,8 milyar $ öderken, mamul ihracatından kasamıza ancak 1,23 milyar $ geri dönebilmiştir.
Mısır sadece bir tahıl danesi değildir sevgili dostlar… Mısır; fabrikadaki yemdir, sanayideki nişastadır, kümeslerdeki kanatlı sektörüdür, ahırdaki çiğ süt maliyetidir, kasaptaki besi maliyetidir!
Gelin bir de arpaya bakalım; orada bambaşka bir tablo duruyor önümüzde. Kağıt üzerinde üretim tahmini güçlü görünüyor görünmesine ama yılın ilk yedi ayında arpa ithalatımız 10,5 bin tondan bir anda 644 bin tona fırlamış durumda. Hasadın bereketi henüz piyasaya tam inmeden yapılan bu yüklü alımlar, aslında geçen sezondan kalan o derin ambar boşluğunu ve içerideki yem açlığını çok açık anlatıyor. Eğer ekim ayından itibaren kepek, küspe, arpa ve yemlik buğdaya erişim biraz daha zorlaşırsa, yem sanayicimizin mısır piyasasına kamu müdahalesi talebi kaçınılmaz olarak kapıya dayanacaktır.
Fakat bunun çözümü her ovayı gözü kapalı mısıra çevirmek de değildir. Su stresi ve kuraklık yaşayan havzalarımızda, böylesine yüksek su tüketen bitkilerin plansız biçimde genişlemesi asla sürdürülebilir bir yol değildir. Üstelik küresel cepheye baktığımızda; Avrupa’da mısır üretimi 50,1 milyon tona indirilmiş, Fransa’da son 50 yılın en düşük rekoltesi konuşulmakta ve Avrupa Birliği’nin mısır ithalat ihtiyacı 25 milyon tona çıkarılmaktadır. Karadeniz mısırı kağıt üzerinde 213 $ ile Arjantin navlununun altında görünse de; mesele artık sadece fiyat değildir, Karadeniz limanlarındaki o geminin kalkıp kalkamayacağıdır.
İşte bu yüzden önümüzdeki dönemin en temel, en tavizsiz cümlelerinden biri bana göre şu olmalıdır: Her yerde mısır değil; doğru havzada, yeterli suyla ve yüksek verimle mısır!
4. BAKLİYAT: SOFRANIN PROTEİNİ, TOPRAĞIN GİZLİ GÜBRESİ
Bakliyat ülkemiz için iki temel nedenden ötürü stratejiktir kıymetli dostlar: Birincisi soframızın en temiz bitkisel protein kaynağı olması, ikincisi ise toprağın ciğerine azot pompalayan o gizli gübreleme gücüdür.
2026 yılı ilk üretim tahminine baktığımızda; nohutta yaklaşık 510 bin ton, kuru fasulyede 210 bin ton ve kırmızı mercimekte 385 bin tonluk bir rekolte öngörülüyor. Tarlada durum böyleyken, dış ticaret kapısı maalesef bize ciddi uyarılar veriyor. Bakın; nohut ihracatımız yılın ilk yedi ayında 16,8 bin tondan 7,58 bin tona kadar gerilerken, ithalatımız 28,9 bin tondan 42,6 bin tona fırlamış durumda. Kuru fasulye ithalatı ikiye katlanarak 5,2 bin tondan 11,62 bin tona yükselmiş; yeşil mercimekteki ithalat ise 14,64 bin tondan neredeyse üç kat artışla 38,7 bin tona tırmanmıştır.
Asıl büyük hacim ise kırmızı mercimektedir. İlk yedi ayda 252 bin ton ihracata karşılık 407 bin ton ithalat vardır. Bu, yalnızca “açığız” cümlesiyle okunmamalıdır; Türkiye’nin kırmızı mercimekte hala işleyen bir kırıcı-ihracatçı hat olduğunu, fakat hammaddede dışarıya yaslandığını da gösterir. Nohut ve fasulyede net ithalatçı kimliği netleşirken, mercimekte işleme payı korunmaktadır.
Bu tablo bize bakliyat politikasının yalnızca fiyat desteğiyle yürütülemeyeceğini söylüyor. Hububat-bakliyat münavebesini gerçek anlamda desteklemek; sertifikalı tohum, hastalıkla mücadele, uygun mekanizasyon ve sözleşmeli üretimi bir araya getirmek gerekir. Çünkü bakliyatı kaybettiğimizde yalnızca bir gıda ürününü değil, toprağın doğal azot döngüsündeki önemli bir halkayı da kaybederiz.
5. SEBZECİLİK: ÜRETİM VAR, ASIL MESELE PAZARDAKİ DENGE
Türkiye, sahip olduğu eşsiz iklim çeşitliliği sayesinde sebzecilikte dünyanın en şanslı coğrafyalarından biridir dostlar.
2026 yılı tahminlerine baktığımızda, sebze üretimimizin yaklaşık 33,3 milyon ton ile geçen yıla yakın bir çizgide seyredeceği öngörülüyor. Ancak bu toplam rakamın sakin duruşu sizi yanıltmasın; tablonun altındaki hareketlilik oldukça çarpıcı. Hıyarda %8,8, kuru sarımsakta %17,5 ve salçalık kapya biberde %2,3’lük bir üretim artışı beklerken; sofraların baş tacı domateste %0,6, karpuzda %1,9 ve en can alıcısı kuru soğanda %13,5’lik bir düşüş tahmin ediliyor.
İşte tam bu noktada duralım: Sebzecilikte bizim sorunumuz çoğu zaman topraktan ürün çıkarmak, yani yetiştirmek değildir. Asıl mesele; yetiştirdiğimiz o binbir emek ürünü doğru zamanda, doğru pazara ve üreticiye ekonomik kayıp yaşatmadan ulaştırabilmektir. Hatırlayın; bir yıl soğan bolluğunu ve tarlada kalışını konuşuyoruz, ertesi yıl tezgahtaki soğan fiyatının yangınını… Bir yıl domates tarlada kalıp heba oluyor, başka bir yıl salça ve konserve sanayicimiz işleyecek hammadde bulmakta zorlanıyor. Bu sert dalgalanmayı yalnızca piyasanın kendi haline bırakılmış doğal hareketiyle açıklayıp kenara çekilemeyiz.
Üretim planlaması masaya yatırılacaksa; sanayi sözleşmeleri, hal verileri, ihracat talebi ve havzaların üretim kapasitesi mutlaka aynı potada eritilmelidir. Çiftçimize sadece “ne ekmesi gerektiğini” söyleyip tarlada yalnız bırakmak yetmez; o mahsulü kime, hangi fiyata ve nasıl satacağını aylar öncesinden görebileceği sağlam bir sözleşme zemini kurmak zorundayız. Örtü altı üretimimizde ise enerji girdisi, işçilik, biyolojik mücadele ve damla sulamadaki su verimliliği önümüzdeki yılların en çetin rekabet sahası olacaktır.
Sebzede Türkiye’nin asıl sıçraması; körü körüne daha fazla tonaj üretmekten değil, hasat sonrası kayıpları sıfıra yaklaştırıp raf ömrünü uzatabilmekten geçecektir.
6. MEYVECİLİK: 2025’İN YARASINDAN 2026’NIN BÜYÜK DÖNÜŞÜNE
2026 sezonunun bana göre en dikkat çekici, en çok konuşulması gereken hikayesi kesinlikle meyvecilikte yaşanıyor dostlar.
Hatırlarsınız, 2025 yılı meyve üreticimiz için gerçekten çok ağır, çok sancılı geçti. Meyve, içecek ve baharat bitkileri üretimimiz 19,6 milyon tona kadar gerilemiş, bahçeler adeta küsmüştü. 2026 ilk tahminine baktığımızda ise bu grubun yaklaşık 31 milyon tona ulaşması, yani %57,8 oranında güçlü bir toparlanma göstermesi bekleniyor.
Önümüze gelen oranlar ilk bakışta insanı gerçekten heyecanlandırıyor: Elmada %93,6, şeftalide %88,6, nektarinde %107,7, kirazda %255,7 ve üzümde %53’lük bir üretim artışı tahmin ediliyor. Turunçgil bahçelerimize bakıyoruz; mandalinada %46,3, portakalda %63,9, limonda %63,8 toparlanma var. Sert kabuklular ve zeytinde de tablo benzer: Fındıkta %62,2, cevizde %95,1, Antep fıstığında %113,6 artış öngörülürken zeytinde de %55,7’lik bir yükseliş bekleniyor.
Fakat kıymetli dostlarım, burada bir an durup çok dikkatli düşünmemiz gerekiyor. Bu yüksek artış yüzdelerinin önemli bir kısmı, felaket gibi geçen o 2025 sezonunun dip yapmış seviyesinden, yani istatistikte “düşük baz etkisi” dediğimiz durumdan kaynaklanıyor. Dolayısıyla kuru bir iyimserlikle “rekor üretim geliyor” deyip defteri kapatmak, sahanın gerçeğini görmezden gelmek olur.
Çünkü bugün meyvecilikte en sinsi düşmanımız iklim oynaklığıdır. Çiftçimiz çok iyi bilir; baharda tek bir gece sabaha karşı yaşanan don olayı, bir ailenin yıllarca gözü gibi baktığı koca bahçenin bir yıllık ekmeğini birkaç saat içinde silip süpürebiliyor. Artık aşırı sıcak hava dalgaları, meyvede güneş yanıklığı, zamansız dolu darbeleri ve kuraklık istisna değil, neredeyse her yıl kapımızı çalan sıradan riskler haline geldi.
İşte bu yüzden 2027’nin kapısına dayanırken meyvecilik politikamızın omurgasını; meteorolojik erken uyarı ağları, bahçelerde don ve dolu koruma file yatırımları, kapalı basınçlı sulama, iklime dirençli çeşit ve anaç seçimi, sahayı koruyan tarım sigortaları ile ürünün dalında çürümesini önleyecek soğuk zincir ve işleme sanayisi oluşturmalıdır.
Unutmayalım: Meyvede mesele yalnızca dalda meyveyi büyütmek değildir. Ürünü iklim şoklarından koruyamadığımız her gün, bahçedeki o kutsal emeği de toprağa gömüyoruz demektir.
7. ZEYTİN, FINDIK, ÜZÜM VE İNCİR: TÜRKİYE’NİN KATMA DEĞER HAZİNELERİ
Bazı tarım ürünlerimizi yalnızca kantar fişindeki tonajla veya üretim miktarıyla tartmak bana her zaman biraz haksızlık, biraz da eksiklik gibi gelir dostlar.
Zeytin, fındık, bağlarımızdaki üzüm ve Aydın dağlarının inciri işte tam da bu ürünlerin başında yer alıyor. Bunlar bizim için yalnızca birer tarımsal meta değildir; bin yıllık coğrafyadır, köklü bir kültürdür, ihracat kapısıdır, köylerimizdeki hayat damarıdır ve doğru işlendiğinde bu ülkeye servet kazandıracak en büyük katma değer hazinesidir.
2026 yılı tahminlerinde görülen o güçlü toparlanma, bu dört kadim üründe önümüze gerçekten büyük fırsatlar koyuyor. Ancak tarımla iç içe yaşayan herkes çok iyi bilir ki; bol ürün dönemlerinin arkasında her zaman sinsi bir tuzak bekler: Fiyat baskısı. Tarlada ya da bahçede rekolte arttı diye, üreticimizin cebine girecek kazancın kendiliğinden artacağını sanmak büyük bir yanılgı olur.
İşte tam da bu nedenle; özellikle fındıkta, çekirdeksiz kuru üzümde, kuru incirde ve o altın sarısı zeytinyağında hasattan hemen sonraki adımlara çok daha fazla kafa yormak zorundayız. Ülkemiz artık yalnızca dünyanın fındığını toplayan, üzümünü kurutan, incirini seren ya da zeytinyağını dökme tankerlerle gönderen bir hammadde ambarı olarak kalamaz, kalmamalıdır. Biz bu eşsiz ürünlerin markasını, şık ambalajını, raftaki nihai tüketici halini ve o topraktan doğan asırlık hikayesini de dünyaya satabilmeliyiz.
Bir kilo ürünü çuvalla, tankerle ham halde sınırdan geçirmek ile aynı ürünü işlenmiş, markalanmış ve hikayesi yazılmış olarak dünya marketlerinin raflarına koymak arasında bazen katbekat değer farkı vardır. İşte tarımsal ihracatımızın aradığı o büyük sıçrama, tam da bu farkın, yani aklın ve katma değerin içinde saklıdır.
8. YAĞLI TOHUMLAR, PAMUK VE ŞEKER PANCARI: SANAYİNİN TARLAYA BAĞLI ÜÇ HASSAS DAMARI
Sevgili dostlar, Türk tarımının dış dünyaya karşı en kırılgan, en hassas olduğu alanların başında hiç şüphesiz yağlı tohumlar geliyor.
2026 tahminlerimize göre tarlada ayçiçeği üretimimizin %16,2 artarak yaklaşık 2,3 milyon tona çıkması beklenirken, maalesef soya üretimimiz %12,7 düşüşle 130 bin ton gibi sembolik bir seviyeye geriliyor. Şeker pancarında ise %5,8’lik artışla yaklaşık 22 milyon tonluk bir rekolte öngörülüyor.
Ancak gelin görün ki, tarladaki bu kısmi artış fabrikadaki çarkları rahatlatmaya yetmiyor. Rakamlar ortada: Yılın ilk yedi ayında ayçiçeği tohumu ithalatımız 742 bin tondan 1,07 milyon tona fırlamış; kasamızdan çıkan döviz ise 494 milyon $’dan tam 800 milyon $’a yükselmiş durumda! Soya fasulyesinde de tablo farklı değil; ithalat 2,90 milyon tondan 3,07 milyon tona, ödediğimiz fatura ise 1,24 milyar $’dan 1,45 milyar $’a tırmanmış. İşte tam bu tablonun ortasında, 1 Ekim–31 Aralık dönemi için ayçiçeği tohumu ithalat vergisinin %20’den %12’ye indirilmesi kararı alındı. Bu adım; hem tüketicinin mutfağını, hem kırma sanayicisini hem de tarladaki çiftçimizi aynı anda ilgilendiren ne kadar bıçak sırtı bir dengenin içinde olduğumuzu gösteriyor. Karadeniz çanağında tohum fiyatı tırmanırken ham yağ fiyatının gerilemesi, yerli sanayicimizin ezim marjını da fena halde sıkıştırıyor.
Burada altını kalın çizgilerle çizmemiz gereken asıl mesele şudur: Sorun yalnızca ithalatın yapılması ya da yapılmaması meselesi değildir; asıl mesele zamanlamadır dostlar! Hasadın tam göbeğinde, çiftçi römorkunu kantara çekerken yapılan yüksek hacimli ithalat, üreticinin hevesini kırar ve gelecek yıl o üründen kaçmasına neden olur. Oysa aynı ithalat, içeride ürünün çekildiği ve arzın daraldığı dönemde planlı yapılırsa piyasanın emniyet sübabı haline gelir.
Beyaz altınımız pamukta da benzer bir yapısal dertle karşı karşıyayız. 2026’nın ilk yedi ayında pamuk ithalatımız 735 bin tona ve 1,23 milyar $’a ulaşırken; ihracatımız ancak 148 bin ton ve 280 milyon $ seviyesinde kalmış. Tekstil gibi dünya pazarında göğsümüzü kabartan devasa bir sanayimizin en temel hammaddesinde bu denli dışa bağımlı kalması, geleceğimiz adına çok ciddi düşünmemiz gereken bir tablodur. Fakat pamuk derken de havzalardaki su kısıtını asla göz ardı edemeyiz. Yani çıkış yolu körü körüne “her yere hesapsızca pamuk ekmek” değildir; toprağın suyunu, parselin verimini ve sanayimizin gerçek ihtiyacını aynı denklemde buluşturan akılcı bir üretim modelidir.
9. HAYVANCILIK: HAYVAN SAYISI ARTIYOR, FAKAT EKONOMİK DENGE HALA HASSAS
Gelin şimdi de ahırlara, meralara, yani hayvansal üretimimizin nabzına bakalım dostlar. İlk bakışta önümüze konan fotoğrafta yüz güldüren bir gelişme var gibi duruyor.
2025 yılı sonu verilerine göre büyükbaş hayvan varlığımız %4,3 artarak 17,7 milyon başa, küçükbaş varlığımız ise %5,4 yükselişle 57,9 milyon başa ulaşmış görünüyor. Koyun sayımız 46,7 milyon, keçi sayımız 11,2 milyon baş civarında. Fakat tarımla nefes alan bir mühendis olarak şunu sormak zorundayım: İstatistikteki bu sayı artışı tek başına işletmelerin refahına yetiyor mu? Maalesef hayır. Çünkü aynı dönemde, yani 2025 yılında çiğ süt üretimimizin %4,9 gerileyerek 21,38 milyon tona düşmüş olması; hayvan başına verim, sürü kompozisyonu ve en önemlisi aile işletmelerimizin ekonomik sürdürülebilirliği açısından masaya çok ciddi bir soru işareti koyuyor.
Madalyonun diğer yüzünde ise canlı hayvan ithalatı tüm hızıyla devam ediyor. 2026’nın yalnızca ilk yedi ayında 495,5 bin baş büyükbaş hayvan ithal etmişiz; bunun için dışarıya ödediğimiz fatura ise tam 905 milyon $! Buna karşılık küçükbaş ithalatı neredeyse bıçak gibi kesilmiş, ilk aylarda kayıtlara yalnızca birkaç yüz baş sembolik giriş geçmiş. Yani uygulanan saha politikası fiilen “büyükbaş getir, küçükbaşı içeride tut” çizgisine oturmuş durumda.
Peki ahırdaki üreticinin en büyük maliyet kalemi olan yem cephesinde durum ne? Oradaki yangın da hız kesmiyor. Temmuz ayı ortalamasında süt yemi 15,95 ₺/kg (+%18,6), besi yemi ise 15,70 ₺/kg (+%20,3) seviyesine dayanmış durumda. Ağustos ayına geldiğimizde Ankara Ticaret Borsası’nda dana karkas 590 ₺/kg civarında seyrederken, ulusal karkas endeksi hafif de olsa bir gerileme eğilimi gösteriyor. Bütün bu resmi alt alta koyup topladığımızda varacağımız netice çok açıktır: Çözüm, döviz döküp gemilerle daha fazla hayvan getirmekte değildir.
Kalıcı çıkış yolu; damızlık anaç hayvanlarımızı kesimhaneden korumakta, yeni doğan buzağı kayıplarını en aza indirmekte, yayla ve meralarımızın ot kalitesini ıslah etmekte, kaba yem bitkileri ekilişini yaygınlaştırmakta, süt/yem paritesini üretici lehine güvenceye almakta ve kırsalın omurgası olan küçük aile işletmelerini karlı hale getirmekte saklıdır.
Hayvancılık konusunda benim yıllardır değişmeyen en kesin kanaatim şudur kıymetli dostlarım: Et politikasını ahırdan, yem politikasını tarladan ayrı düşünürsek, yarın her iki tarafta da hüsrana uğramaktan kurtulamayız.
10. KANATLI VE YUMURTA: TÜRKİYE’NİN EN HIZLI PROTEİN ÜRETİM HATLARINDAN BİRİ
Sevgili dostlar, kanatlı sektörü genel tarım sohbetlerimizde ve televizyon ekranlarında çoğu zaman hak ettiği ağırlıkta yer bulamaz. Oysa milletimizin sofrasına en hesaplı hayvansal proteini ulaştıran da, dünya pazarlarına bayrağımızı taşıyan devasa bir ihracat çarkını döndüren de yine bu sektördür.
2026 yılının ilk altı aylık karnesine baktığımızda; tavuk eti üretimimizin geçen yılın aynı dönemine yakın bir tempoyla 1,37 milyon ton bandında seyrettiğini, yumurta üretimimizin ise %18,6 gibi ciddi bir sıçramayla 11,18 milyar adede ulaştığını görüyoruz.
Ancak asıl düşündürücü tablo dış ticaret kapısında yaşanıyor; çünkü orada iki ayrı hikaye yazılıyor. Bakın; yumurta ihracatımız ilk yedi ayda 54 bin tondan 132 bin tona fırlamış, kasamıza giren gelir 202 milyon $’dan 328 milyon $’a tırmanmış. Peki ya beyaz et tarafı? Orada tam tersine sert bir kan kaybı var: İhracatımız 294 bin tondan 232 bin tona çekilmiş, döviz gelirimiz 438 milyon $’dan 286 milyon $’a inmiş. Daha da acısı, ton başına aldığımız ortalama birim fiyat 1.493 $’dan 1.232 $’a kadar gerilemiş. Yani aynı sektör çatısı altında bir ürünümüz dünyada vites büyütürken, diğeri hem pazar payından hem de hak ettiği değerden kaybediyor.
Kanatlı sektörünün en büyük gücü, haftalarla ölçülen o hızlı ve dinamik üretim döngüsüdür. Fakat en zayıf karnı nedir derseniz; yeme, yani dışarıdan gelen mısır ve soyaya göbekten bağlı olmasıdır. Küresel borsalarda mısır ve soya fiyatına gelecek küçücük bir dalga, birkaç hafta içinde kümeslerimizin maliyet tablosunu altüst etmeye yetiyor.
İşte bu yüzden kanatlı sektörümüzün geleceğini yalnızca son teknolojiyle donatılmış modern kümeslerle garanti altına alamayız. Kendi tarlamızda yetiştireceğimiz yerli yem hammaddesi, en az o kümeslerin içindeki iklimlendirme ve otomasyon teknolojisi kadar hayati, stratejik bir milli meseledir.
11. SU ÜRÜNLERİ: TARIMIN MAVİ TARAFI BÜYÜYOR
Sevgili dostlar, Türk tarımının geleceğini ve gıda güvenliğimizi konuşurken, su ürünlerini artık raporların kenarına iliştirilmiş küçük bir dipnot gibi görmek kesinlikle mümkün değildir.
Resmi ve kesinleşmiş son verilere baktığımızda; 2025 yılında toplam su ürünleri üretimimizin %11,1 artarak 1 milyon 37 bin ton gibi tarihi bir seviyeye ulaştığını görüyoruz. Fakat burada asıl dikkatimizi çekmesi gereken çok büyük bir dönüşüm var: Artık bu üretimin yaklaşık %60’ı doğrudan yetiştiricilikten, yani çiftliklerimizden geliyor. Yetiştiricilik üretimimiz 626,6 bin tona ulaşırken, geleneksel avcılık 410,4 bin ton seviyesinde kalmış durumda.
Bu yapısal değişim ülkemiz adına son derece kıymetlidir dostlar. Çünkü denizlerimizde ve iç sularımızda yapılan bu modern yetiştiricilik; yalnızca sofraya balık koymak demek değil; aynı zamanda milyar dolarlık ihracat geliri, yüksek teknoloji, devasa bir balık yemi sanayisi ve kıyılarımızda, baraj kenarlarında binlerce insanımıza iş kapısı demektir. Bugün dünya sofralarında aranan çipura, levrek ve Karadeniz ile baraj göllerimizde parlayan Türk somonunda yakaladığımız bu üretim gücü, Türkiye’nin küresel pazardaki en sağlam kalelerinden biridir.
Ancak bir Mühendis olarak şu kritik uyarıyı da vicdanen yapmak zorundayım: Bu sektör hızla büyürken, sularımızın biyolojik taşıma kapasitesini asla göz ardı edemeyiz. Su kalitesinin korunması, balık hastalıklarının akılcı yönetimi, yemin ete dönüşüm oranları, yeni kafes sahalarının bilimsel kriterlerle planlanması ve o eşsiz su ekosistemlerimizin tahrip edilmemesi aynı milli politikanın vazgeçilmez birer parçası olmalıdır.
Nitekim Haziran 2026 Tarım-ÜFE verilerinde, balıkçılık ve su ürünleri grubundaki yıllık üretici fiyat artışının %31’in üzerinde seyretmesi; sektörün enerji, yem ve işletme maliyetleri açısından hala ne kadar hareketli ve baskı altında olduğunu çok net gösteriyor. Türkiye’nin “mavi tarımı” elbette büyümeli, dünyada daha çok bayrak dalgalandırmalıdır; ama bu büyümenin adı yalnızca sulara daha fazla kafes atmak değil, doğayla barışık, verimli ve yarını tüketen değil yaşatan bir üretim anlayışı olmalıdır.
12. ARICILIK: BALDAN DAHA BÜYÜK BİR MESELE
Kıymetli dostlar, arıcılığa geldiğimizde aslında kuru istatistiklerin ve kovan sayılarının çok ötesinde, hayatın tam merkezinde duran bir gerçeği konuşuyoruz.
2025 yılı verilerine baktığımızda; ülkemizde yaklaşık 8,82 milyon koloni bulunuyordu. Toplam bal üretimimiz 97,3 bin ton, kovan başına ortalama verimimiz ise 11 kilogram civarında gerçekleşti. Bal üretimimiz bir önceki yıla kıyasla %1,8 gibi mütevazı bir artış gösterse de, dünya ortalamalarıyla kıyasladığımızda kovan başına verimi mutlak surette yukarı çekmemiz gerektiği gün gibi ortadadır.
Fakat gelin burada açık yüreklilikle konuşalım: Arının bu vatana, bu toprağa kattığı gerçek değeri yalnızca kahvaltı soframıza gelen bal kavanozuyla ölçmeye kalkarsak çok büyük bir yanılgıya düşeriz.
Arı dediğimiz o mucizevi canlı; daldaki elmanın, tarladaki ayçiçeğinin, seradaki domatesin, yoncadan pamuğa kadar binbir çeşit tohumun ve yaylalarımızdaki doğal bitki örtüsünün en sadık, en vazgeçilmez üretim ortağıdır. İşte tam da bu nedenle; arıcılık destekleme modelimizin bir kısmını artık yalnızca üretilen balın kilogramına değil, doğaya ve tarıma sunduğu o paha biçilmez polinasyon (tozlaşma) hizmetine bağlamayı ciddi ciddi tartışmak ve hayata geçirmek zorundayız.
Bugün kamyonun sırtında diyar diyar gezen gezginci arıcımızın mazot ve nakliye masrafları, konaklayacak temiz mera bulma çilesi, temiz suya erişim sıkıntısı, tarlalarda bilinçsizce atılan pestisit zehri ve iklim krizi yüzünden dengesi şaşan çiçeklenme takvimi kapımızdaki en acil sorunlardır.
Şunu aklımızdan hiç çıkarmayalım: Arıcıya sahip çıkmak yalnızca bir bal üreticisini ayakta tutmak değildir; tarladaki başağın, daldaki meyvenin, yani bitkisel üretimin görünmeyen o cefakar işçisini ve geleceğimizi korumaktır.
13. TARIMDA FİYAT MESELESİ: AYNI ÜLKEDE İKİ FARKLI HİKAYE
Değerli dostlar, ülkemiz tarımının bugünkü gerçek fotoğrafını en berrak haliyle görmek istiyorsak, bakacağımız yer üretici fiyatlarının kendi içinde nasıl parçalandığı ve ayrıştığıdır.
Resmi verilere göre Temmuz 2026 itibarıyla Tarım-ÜFE yıllık artışı %18,81 seviyesine oturmuş görünüyor. Dışarıdan bakan biri için bu rakam sakin bir seyir gibi algılanabilir; ancak tablonun içine girdiğinizde, özellikle geride bıraktığımız Haziran ayında yaşanan o sert ayrışma her şeyi gözler önüne seriyor: Tarlada tek yıllık bitkisel ürün fiyatları yıllık bazda %43,7 fırlarken; bahçedeki çok yıllık ürün fiyatları tam tersine %31 civarında gerilemiş! Ahırda ise canlı hayvan ve hayvansal ürünlerde yıllık artış %36,6’yı bulmuş.
Şimdi gelin eğri oturup doğru konuşalım; bu tablo bize neyi fısıldıyor? Türkiye’de artık masa başında konuşulan tek bir “tarım fiyatı” veya homojen bir üretici refahı yoktur. Bir tarafta çiftçimiz bir üründe nominal olarak yüksek fiyat görürken, diğer tarafta başka bir üründe traktörünün mazotunu, attığı gübrenin maliyetini karşılayamaz hale gelebiliyor. Bir havzamızda kuraklık vurup arzı kısarken, diğer havzada yığılan yüksek rekolte fiyatları tabana yapıştırabiliyor. Dahası, çarşıda pazarda tüketicinin filesi el yakarken, tarladaki üreticinin eline geçen para aynı hızla büyümüyor, aradaki makas açıldıkça açılıyor.
İşte tam da bu yüzden; bundan sonraki tarım politikalarımızda genel ortalamalarla, genel geçer endekslerle avunmayı bırakıp havza ve ürün bazlı net gelir takibine geçmek zorundayız. Çünkü çiftçi Ankara’nın açıkladığı genel enflasyon endeksiyle değil, günün sonunda kendi tarlasının, kendi traktörünün ve kendi cebinin hesabıyla yaşar.
14. DEPOLAMA, SOĞUK ZİNCİR VE LOJİSTİK: ÜRETMEK KADAR KORUMAK DA TARIMDIR
Sevgili dostlar, yanı başımızda Karadeniz havzasında yaşanan son gelişmeler bu yıl hepimize çok esaslı bir ders verdi.
Bakın; Rusya tarafında ihracat kanallarının tıkanması yüzünden yaklaşık 15–20 milyon tonluk devasa bir ürünün silobaglarda (tarla ve açık arazide geçici depolama sağlayan dev polietilen sosis torbalar) doldurulup bekletileceği, hatta bazı bölgelerde hububatın çaresizlikten açık arazilere yığıldığı ve yer kalmadığı için mısır hasadının dahi ertelenebileceği konuşuluyor. Peki bu ne anlama geliyor? Açıkta ve zoraki şartlarda bekleyen bu ürün, üç-dört ay içinde çok ciddi bir kalite kaybı riskiyle karşı karşıya kalacak demektir. Yarın bir gün lojistik koridoru yeniden açılsa bile, dünya piyasasına dökülecek o yüksek hacimli ürünün proteini, hektolitresi ve dane sağlamlığı yerlerde sürünebilir.
İşte bu tablo yalnızca Karadeniz’in karşı kıyısının derdi değildir dostlar; bize de yarının tarım politikasında hangi kaleleri güçlendirmemiz gerektiğini haykıran bir uyarı levhasıdır.
Tahılda çelik lisanslı depolar, meyvede modern soğuk hava tesisleri, sebzede tarladan çıkar çıkmaz yapılan ön soğutma, sütte çiftlikten fabrikaya kesintisiz soğuk zincir ve balıkçılıkta donmuş lojistik… Bunların hiçbiri lüks veya yan sektör değildir; bunların tamamı aslında üretimin ta kendisidir, tarlanın devamıdır!
Çoğu zaman unutuyoruz: Ürünü biçerdöverle biçip tarladan kaldırınca tarım bitmez. Bir ürün, tüketicinin sofrasına besin değerini, tazeliğini ve ekonomik kıymetini kaybetmeden ulaştığı gün üretim tamamlanmış sayılır.
İşte tam da bu inançla; önümüzdeki yıllarda verilecek tarımsal desteklemelerin ve teşviklerin önemli bir kısmının yalnızca traktöre, mazota veya tohum gibi üretim araçlarına değil; hasat sonrasındaki o korkunç milli servet kayıplarını sıfıra indirecek modern depolama ve soğuk zincir yatırımlarına yönlendirilmesi gerektiğine yürekten inanıyorum.
15. TARIMSAL DIŞ TİCARET: FAZLA VERİYORUZ AMA HANGİ ÜRÜNDE AÇIK VERDİĞİMİZ DAHA ÖNEMLİ
Gelin şimdi de işin uluslararası boyutuna, yani gümrük kapılarından girip çıkan dövizin muhasebesine birlikte bakalım dostlar.
2026 yılının Ocak–Temmuz dönemine baktığımızda; tarımsal ihracatımızın 16,83 milyar $, ithalatımızın ise 15,92 milyar $ olarak kayıtlara geçtiğini görüyoruz. Yalnızca Temmuz ayında tarımsal dış ticaretimiz 354 milyon $ fazla verdi. Yılın geneline baktığımızda grafik inişli çıkışlıydı: Hatırlarsanız Nisan ayında 152 milyon $, Haziran ayında ise 289 milyon $ dış ticaret açığı vermiştik; neyse ki Temmuz ayındaki güçlü hareketlilik dengeyi yeniden lehimize toparladı.
Hatta resmi biraz daha büyüterek Türkiye’nin genel dış ticaretine bakalım: Aynı yedi aylık dönemde ülkemiz 147,7 milyar $ ihracata karşılık 209,2 milyar $ ithalat yapmış ve yalnızca Temmuz ayında 7,24 milyar $ gibi ağır bir genel dış ticaret açığı oluşmuş. Yani tarım sektörü, Türkiye ekonomisinin genel dengesinde hala yüzümüzü güldüren, nadir net döviz kazandıran ve fazla veren birkaç stratejik kalesinden biridir.
Bu elbette gurur verici, olumlu bir tablodur. Fakat kıymetli dostlarım, sırf kasaya net döviz girdi diye bu toplam fazlanın bütün gerçeği örttüğünü zannedersek kendimizi kandırmış oluruz.
Terazinin bir kefesine bakıyorsunuz; Karadeniz’in fındığı, Ege’nin inciri, meyve-sebze konservelerimiz, fabrikalarımızın makarnası, bisküvisi, kümeslerimizin yumurtası ve denizlerimizden çıkan su ürünleri gibi göğsümüzü kabartan muazzam ihracat kalemlerimiz var. Ama diğer kefeye döndüğümüzde ise; soframızın yağı olan yağlı tohumlar, ahırımızın yemi, tekstilimizin pamuğu, dönem dönem buğdayımız, canlı damızlık ve kasaplık hayvanlarımız ile pirincimiz duruyor. Bakın, pirinç ve çeltikteki ithalatımız daha ilk yedi ayda 92 bin tondan 166 bin tona fırlamış durumda!
Dolayısıyla bundan sonraki milli hedefimiz körü körüne yalnızca “tarım dış ticareti kağıt üzerinde birkaç yüz milyon dolar fazla versin” sığlığında olamaz. Asıl hedef; stratejik girdilerdeki dışa bağımlılığın kökünü kazımak ve ihraç ettiğimiz her kilogram üründeki katma değeri yukarı çekmek olmalıdır.
Türkiye elbette Akdeniz’inde muzunu da yetiştirecektir, İç Anadolu’sunda buğdayını da… Fakat aynı reçeteyi, aynı şablonu her ürüne dayatamazsınız. Kimi temel gıdada yüzde yüz kendine yeterlilik milli bağımsızlık meselesidir; kimi üründe ise küresel pazardaki mukayeseli üstünlüğümüzü ve ihracat kaslarımızı çalıştırmak çok daha akılcıdır.
İşte gerçek tarım planlaması; her şeyi birbirine karıştırmak değil, hangi havzada, hangi üründe hangi hedefin sahici ve gerçekçi olduğunu bilme sanatıdır.
16. BENCE: 2027’YE GİDERKEN TÜRKİYE TARIMININ YENİ YOL HARİTASI
Değerli Dostlarım,
Buraya kadar birlikte incelediğimiz onca rakamı, tabloyu ve grafiği bir an için masadan kaldırıp ülkemiz tarımının o koca fotoğrafına yüreğimizle baktığımızda; geride bıraktığımız 2026 sezonunu tek bir kelimeye sığdırıp öyle kestirmeden ne “başarılı” ne de “başarısız” ilan edebilirim.
Çünkü tarım; kuru bir şirket bilançosu, iki kalemde toplanıp çıkarılacak basit bir muhasebe hesabı değildir.
Evet; buğdayda güçlü bir toparlanma yaşıyoruz. Meyveciliğimiz geçen yılın dondurucu kayıplarının ardından yeniden bahçeleri yeşertiyor, ayağa kalkıyor. Sebze üretimimiz tüm zorluklara rağmen kapasitesini büyük ölçüde koruyor. Ahırlarda hayvan varlığımız istatistikte artıyor. Denizlerimizde ve barajlarımızda su ürünleri sessiz sedasız dev bir üretim gücüne dönüşüyor. Yaylalarımızda milyonlarca arı kovanı vızıldıyor. Türk çiftçisinin binbir emekle yetiştirdiği ürünler dünyanın dört bir yanındaki sofralara ulaşıyor.
Bütün bunlar bu toprakların ne kadar muazzam bir tarımsal potansiyele, ne denli bereketli bir üretim gücüne sahip olduğunu hepimize gururla gösteriyor. Fakat bir mühendis titizliğiyle o röntgen filmini ışığa biraz daha dikkatli tuttuğumuzda, görmezden gelemeyeceğimiz başka gerçekler de çarpıyor gözümüze:
Mısır ambarımızda açığımız var. Soya ve yağlı tohumlarda hala dışarıya avuç açıyoruz. Tekstilimizin can damarı pamukta ithalat faturası kabarık. Ahırlarımıza hala döviz döküp canlı hayvan getiriyoruz. Unu dünyaya daha ucuza satıp, bisküviyi daha pahalıya alıyoruz. Tarladaki üreticimizin gübre, mazot ve tohum maliyeti hala omuzlarında kurşun gibi ağır. Su kaynaklarımız her geçen gün daha acımasız bir kuraklık baskısı altında can çekişiyor. Meyve bahçelerimiz iklim şoklarına karşı savunmasız. Sebzede tarla ile hal, hal ile pazar arasında zaman zaman akıl almaz bir kopukluk yaşanıyor. Ve bu sezon yanı başımızda Karadeniz’de gördük ki; ambarda malın olması yetmiyor, lojistik tıkandığında o mahsul limandan çıkamıyor.
Kimi ürünlerimizi limanlardan gemi dolusu, tonlarca gönderiyoruz ama sandık başına, kilogram başına hak ettiğimiz katma değeri bir türlü yazamıyoruz. Ve bütün bu tablonun tam tepesinde artık kaçamayacağımız devasa bir hakikat duruyor: İklim kökünden değişirken, tarımımız da baştan aşağı değişmek zorundadır!
Biz artık 20 yıl öncesinin yağış takvimine bakarak tohum ekemeyiz. Dün su fazlası olan bir ovamızda, bugün obruklarla ve kuruyan kanallarla yüzleşebiliyoruz. Bilinçsizce daha derin kuyu vurmak bir su politikası değildir; biz o kuyulardan çektiğimiz her damlayla aslında evlatlarımızın, gelecek nesillerimizin suyunu gasp ediyor, geleceğimizden borç alıyoruz.
İşte tam da bu gerçeklerin ışığında, 2027’nin kapısına dayanırken önümüze koymamız gereken yeni yol haritasının temel taşları şunlar olmalıdır:
Suya Göre Tarım Planlaması: Benim 2027’ye girerken ilk ve en tavizsiz önceliğim suya göre tarım planlamasıdır. Hangi havzada, hangi ovada ne kadar kullanılabilir su bütçemiz varsa; ürün deseni, ekim nöbeti ve destekler amasız fakatsız buna göre şekillenmelidir.
Üretici Gelirinin Öngörülebilirliği: Tarladaki çiftçinin hasat günü ürününü kaça satacağını aylar öncesinden kuruşu kuruşuna bilmesi elbette beklenemez. Ama en azından tarlaya girerken yaklaşık maliyetini, cebine girecek destek miktarını ve ürününü nereye teslim edeceğini bilmek en doğal hakkıdır. Sözleşmeli üretim modeli doğru kurgulanırsa bu belirsizliği bitirecek en büyük fırsattır; ancak o sözleşme yalnızca fabrikayı ve sanayiciyi değil, üreticinin tarladaki hukukunu da koruyan adil bir temele oturmalıdır.
Stratejik Dışa Bağımlılığı Azaltmak: Her üründe yüzde yüz kendine yeterli olmak bugünün küresel dünyasında ne gerçekçidir ne de akılcı. Fakat ahırdaki yemin hammaddesinde, sofradaki yağlı tohumda, tarlaya atılan sertifikalı tohumlukta, gübre hammaddesinde ve damızlıkta dışa bağımlı kalırsanız tarlanın anahtarını başkasına teslim etmiş olursunuz. Üretimin devamlılığını sağlayan bu stratejik alanlarda kendi milli kapasitemizi sonuna kadar büyütmek zorundayız.
Tarımsal Veri ve Bilgi Ağı: Türkiye’de hangi parselde neyin ekildiğini, uydudan ne kadar rekolte beklendiğini, lisanslı depoda kaç ton ürün yattığını ve sanayicinin ne kadar hammaddeye ihtiyacı olduğunu anlık görebilen dinamik bir sisteme muhtacız. Tarımda doğru karar almak için sadece doğru veri yetmez; o verinin karar anında, vaktinde masaya gelmesi gerekir.
Hasat Sonrası Kayıpların Önlenmesi: Rekolteyi bir milyon ton artıracağız diye milyarlarca lira harcayıp; sonra o mahsulü depolama, ön soğutma, sınıflandırma ve nakliye yetersizliği yüzünden çürütüp heba ediyorsak; biz aslında sadece domatesi, buğdayı değil; toprağın suyunu, atılan gübreyi, yakılan mazotu ve çiftçinin o nasırlı ellerinin emeğini çöpe atıyoruz demektir.
Gençlerin Toprakla Yeniden Buluşması: Traktörün kabinine en son teknolojiyi koyabilirsiniz, tarlanın her köşesine sensör bağlayabilirsiniz, tarlayı damla sulamayla donatabilirsiniz; fakat sabahın ayazında o vanayı çevirecek, direksiyonun başına geçecek insanınız kalmadıysa bunların hiçbirinin kıymeti yoktur. Köyde doğan, kırsalda yaşayan genç için tarım; kaçıp kurtulunacak bir kader ya da çileli bir baba mesleği değil, refah içinde bir gelecek kurulabilecek saygın ve karlı bir iktisadi faaliyet haline gelmelidir. Teknolojiyi de köylüyü yerinden etmek için değil; tarladaki insanın emeğini daha değerli, işini daha kolay kılmak için seferber etmeliyiz.
Ve son olarak dostlarım…
Tarım politikasını sadece çizmesi çamurlu çiftçinin kendi derdi gibi görme yanılgısından bu memleket artık tamamen kurtulmalıdır. Tarım; sanayi politikasıdır, su ve çevre politikasıdır, enerji politikasıdır, dış ticaret dengesidir, halk sağlığıdır, kırsal kalkınmadır ve en nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenlik meselesidir!
Fakat bu stratejik alanı panikle veya korkuyla değil; soğukkanlı bir akılla, planlamayla yönetmek zorundayız. Her fiyat hareketinde sınır kapılarını kapatmak da çözüm değildir, her sıkışıklıkta ithalat kararnamesine sarılmak da… Her mahsulü kamunun satın alıp ambarlara yığması da sürdürülebilir değildir, çiftçiyi vahşi piyasa koşullarının insafına terk edip kenara çekilmek de…
Bizim ihtiyacımız olan şey, iki uç arasında kurulacak akılcı ve sağlam bir dengedir: Devletin vizyon verip yol gösterdiği, bilimin ve mühendisliğin hesap yaptığı, üreticinin alın terinin karşılığını kuruşu kuruşuna aldığı, sanayicinin güvenle hammaddeye ulaştığı, ihracatçının dünya meydanlarında bayrak açtığı ve 85 milyon tüketicimizin de makul fiyatla tertemiz, sağlıklı gıdaya eriştiği adil bir sistem…
2026 sezonunun bize verdiği en büyük hayat dersi işte tam olarak budur. Türkiye’nin tarımdaki asıl meselesi artık körü körüne daha fazla kantar yükü üretmek değildir. Asıl hüner; doğru ürünü, doğru havzada, doğru miktarda ve en verimli maliyetle yetiştirmek, yetiştirdiğimizi tek bir dane kaybetmeden depolamak, katma değerini yükselterek işlemek ve dünyaya da sofralarımıza da hak ettiği değerle sunabilmektir.
Çünkü bizim inancımızda bereket; yalnızca tarladan kalkan tonajın büyüklüğü değildir dostlar. Bereket; akşam üreticinin evine, çoluk çocuğuna huzurla götürebildiği helal kazançtır, sanayicimizin fabrikasında durmadan dönen çarktır, dar gelirlinin filesine rahatça giren ekmektir ve en önemlisi önümüzdeki sonbaharda o tarlanın hevesle, umutla yeniden sürülebilmesidir.
Şimdi önümüzde yepyeni bir tarım sezonu duruyor. Yine tohum toprağın bağrına emanet edilecek, yine çiftçimiz umutla gökyüzüne bakıp yağmur duasına duracak. Ama gelin bu sefer yalnızca bulutlara güvenmeyelim. Bilgiyi, bilimi, ziraat mühendisliğini, havza planlamasını ve Anadolu çiftçisinin asırlardır toprağa nakşettiği o derin tecrübeyi aynı tarlada el ele tutuşturalım.
2026’nın röntgeni bize umutsuz bir hastayı değil; tedavisi bizim elimizde olan, ayağa kalkmaya hazır devasa bir bünyeyi işaret ediyor. Dertlerimiz var evet, ama bu dertleri aşacak toprağımız ve üretme irademiz de var. Yeter ki tarıma seçimden seçime, bugünü kurtaran kararlarla değil; gelecek nesillerin rızkını kuran bir devlet aklıyla bakalım.
2026/2027 yeni üretim yılının; tohumunu toprağa can gibi emanet eden çiftçimize, sabaha kadar ahırda nöbet tutan hayvan üreticimize, yaylalarda çiçeğin izini süren cefakar arıcımıza, dalgaların arasından rızkını çıkaran balıkçımıza, fabrikasında bu bereketi işleyen sanayicimize ve bu kutsal ürünlerle kurulan bereketli sofralarda buluşan necip milletimize sağlık, huzur ve hayırlı kazançlar getirmesini diliyorum.
Çünkü toprak bize yalnızca buğdayı, meyveyi vermez; sabretmeyi öğretir, haddimizi öğretir ve en çok da yarını bugünden kurmamız gerektiğini fısıldar.
“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”
Kalın Sağlıcakla.
Levent ÖZDEMİR
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı
