Sorting by

×
Toprak Radyo Televizyonu

Tarımda “Yama” Değil “Yara” Derinleşiyor: Savaşın Gölgesinde Bir Mart Bilançosu…

    TARIMIN MR’INDA “İLTİHAP” BELİRTİLERİ VE DENİZLERDEKİ RİSK

    Değerli Dostlar,

    Biliyorsunuz, tarım piyasaları analizimizde en son Şubat verilerini yazdığımda; rakamlardaki suni artışı işaret edip, “Bu bir büyüme değil, sadece bir şişme” demiştim. Keşke yanılsaydım, keşke o günkü endişelerim toprağın bereketiyle dağılıp gitseydi. Ancak bugün, elime ulaşan “Tarım Piyasaları Bülteni”ni önüme koyduğumda görüyorum ki; o günkü şişkinlik maalesef bugün küresel bir iltihaba dönüşmek üzere.

Ben rakamların yalancısıyım Dostlar. Tarım sektörünün 2025 yılında %8,8 oranında küçülmesi öyle sadece “Hava sıcaktı, yağmur yağmadı, iklim krizi vurdu” diyerek geçiştirilebilecek bir durum değil. Elbette iklimin etkisi var; ama bu devasa küçülme, aslında yıllardır biriken, halı altına süpürülen yapısal üretim modelimizin ne kadar kırılgan olduğunu artık acı bir şekilde tescilliyor. Yani asıl mesele sadece gökyüzünde değil, bizim yerdeki sistemimizde!

Sevgili Dostlar, gelin bu mevcut tabloyu, durumun ciddiyetini anlatacak o tek cümleyle özetleyelim: “Bugün gıda güvenliğimiz, tarladaki çiftçimizin elinden ziyade; Hürmüz Boğazı’nın hırçın dalgalarına ve Karadeniz’in o bitmek bilmeyen fırtınalarına emanet edilmiş durumda.”

Peki, bu ne demek? Hadi bir örnekle somutlaştıralım: Eskiden tenceremizdeki aşın garantisi, Anadolu’nun köylerinde, tarlada traktörüyle toprağı süren Mehmet Amca’nın gayretiydi. Eğer Mehmet Amca tarlaya girerse, karnımız doyardı. Ama bugün öyle bir noktaya geldik ki; Mehmet Amca tarlada olsa bile, Hürmüz Boğazı’nda bir gemi durduğunda veya Karadeniz’de bir liman lojistik krize girdiğinde, bizim soframızdaki ekmeğin fiyatı bir anda fırlıyor.

Yani gıda güvenliğimizi toprağa değil, gemilerin rotasına bağladık. Üretimi içeride değil, dışarıdaki jeopolitik risklerin insafında arıyoruz. İşte bu “iltihap” dediğim şey tam olarak budur; üretim gücümüzü kaybettikçe, dışarıdaki her dalga bizim içimizde fırtınaya sebep oluyor.

1. DIŞ TİCARET DENGESİ: ŞAMPİYONUN CEBİNDEKİ DELİK BÜYÜYOR

Kıymetli Dostlarım, Gelin şimdi meselenin asıl “cüzdan” kısmına, yani bültenin o makro dengeler arasına gizlediği çarpıcı gerçeklere bakalım. Hani her fırsatta “Tarım bizim dış ticaret fazlası veren, ekonomimizin can simidi olan sektörümüzdür” diye gururlanıyoruz ya; işte veriler bu can simidinin havasının sönmeye başladığını, hatta tabiri caizse “şampiyonun cebindeki deliğin her geçen gün büyüdüğünü” gösteriyor.

Rakamları önümüze koyalım: tarım ve gıda ihracatımızdaki artış %1,21 gibi sadece “sembolik” sayılabilecek bir seviyede kalmış. Buna karşılık ithalatımızdaki artış ne kadar biliyor musunuz? Tam %7,68! Yani dostlar; biz yerimizde sayarken, dışarıya giden paramız koşar adım artıyor.

Bakın, bültenin satır aralarında çok acı bir detay var. Hububat mamullerinde, yani unumuzda ve makarnamızda ihracat rakamları dışarıdan bakınca parlıyor olabilir. Ama bu parıltı bizi yanıltmasın! Çünkü o makarnayı, o unu yapmak için ihtiyacımız olan hammaddeyi artık içeriden değil, dışarıdan rekor fiyatlarla getiriyoruz.

Bir örnekle bu çelişkiyi mühürleyelim: Düşünün ki dünyaca ünlü bir makarna üreticisisiniz, “Dünya Şampiyonu” unvanınız var. Ama kendi tarlanızda makarnalık buğday kalmamış. Ne yapıyorsunuz? Ocak ayında tam 97 bin ton makarnalık buğdayı ithal edip içeri getirmişiz. Geçen yılın aynı döneminde bu rakam neredeyse yok denecek kadar azdı (1.6 ton!).

İşte tehlike burada başlıyor: Bizim sanayicimiz artık “yerli ürünümüzü işleyip satma” refleksini bir kenara bırakarak, “ithalatla kaliteyi tamamlama” mecburiyetinde bırakıldı. Yani biz dışarıya un, makarna satıp döviz kazandığımızı sanırken; aslında kazandığımızın çok daha fazlasını ürünün hammaddesini dışarıdan almak için harcıyoruz.

Sonuç mu? Tarım sektörü artık “net ihracatçı” pozisyonundan hızla uzaklaşıyor. Cebimizdeki delik o kadar büyüdü ki, kazandığımız döviz daha elimize değmeden ithalat gemilerinin navlununa, yabancı çiftçinin buğdayına gidiyor. Eğer bu hammadde egemenliğini geri kazanamazsak, yarın o gurur duyduğumuz “şampiyonluk” unvanlarımızı da ithalat gemileriyle beraber uğurlarız.

2. NAVLUN VE LOJİSTİK: RUSYA KISKACINDA BİR FİYAT REJİMİ

Değerli Dostlar, Gelin şimdi meselenin en “sinsi” ama en belirleyici kısmına, yani mutfaktaki yangının görünmez motoru olan “Navlun ve Lojistik” konusuna inelim. Hani hep “Dünya borsalarında buğday fiyatı şu kadar, neden bizde ekmek bu fiyat?” diye sorulur ya; işte o aradaki farkın en büyük sebebi bu bölümde gizli.

Küresel deniz taşımacılığının tansiyonunu ölçen meşhur Baltic Dry Index, bugün 2.187 seviyesine kadar yükselmiş durumda. Bu kuru bir rakam değil dostlar; bu rakam bize taşımacılığın ucuzlamadığını, aksine her geçen gün daha da pahalandığını haykıran en net ispatıdır. Yani geminin yakıtı, sigortası ve limandaki bekleyişi artık ürünün kendi fiyatıyla yarışır hale geldi.

Peki, bizim yanı başımızda, “tahıl ambarımız” Karadeniz’de neler oluyor? Bültenin satır aralarına baktığımızda, Rusya kıskacındaki o hırçın tabloyu görüyoruz. Rusya’da Şubat ayı tahıl ihracatı, sert hava koşulları nedeniyle 3 milyon tonun altında kaldı. Evet, Azak Denizi’ndeki buzların çözülmesi piyasada kısmi bir nefes aldırdı, bir rahatlama sağladı ama Karadeniz terminallerindeki o büyük sıkışma hala devam ediyor ve bu durum bizi doğrudan, en can yakıcı noktamızdan vuruyor.

Bir örnekle bu “fiyat rejimini” somutlaştıralım: Düşünün ki komşunuzda çok ucuz buğday var ama o buğdayı getirecek kamyon bulamıyorsunuz veya kamyon kapıda 7-8 gün bekletiliyor. İşte Karadeniz terminallerindeki bu 7-8 günlük operasyon kayıpları, fiyatın kağıt üzerinde durduğu gibi kalmasını engelliyor. Karadeniz buğday fiyatlarının (FOB) 231–235 dolar bandında seyretmesi sizi yanıltmasın; bu rakam aslında “fiziksel akış belirsizliğiyle” oluşmuş suni bir şişkinliği içinde barındırıyor.

Yani bugün parayı verseniz de buğdayın limandan çıkıp soframıza gelmesi artık jeopolitik bir kumar haline gelmiş durumda. Biz gıda güvenliğimizi bu lojistik kumarın insafına bıraktıkça, dışarıdaki her fırtına bizim mutfağımızda bir deprem yaratmaya devam edecek. Bundan sonra artık mesele sadece “buğdayın fiyatı” değil, o buğdayın “yolu ve yolculuğudur.”

3. GÜBRE ŞOKU: GELECEK HASADIN İPOTEĞİ

Kıymetli Dostlarım, Gelin şimdi başımızı bugün yediğimiz ekmekten kaldırıp yarın ne yiyeceğimize, yani tarladaki asıl hazırlığa bakalım. Tarımın “olmazsa olmazı” üre gübresinde durum maalesef yine bıçak sırtı. Üre gübresinin tonu tekrar 500 dolar bandına tırmandı. Bu sadece bir rakam artışı değil; bu, Türk çiftçisinin cebine konulan yeni bir yük, toprağa atılacak bereketin önündeki en büyük engeldir dostlar.

Bu yükselişin arkasındaki o jeopolitik “sinsi” planı bültenin satır aralarında görmek mümkün. Dünyanın enerji ve lojistik damarlarından biri olan Hürmüz Boğazı’ndaki çatışma ve kilitleme, enerjiye göbeğinden bağlı olan gübre üretimini doğrudan vuruyor. Çünkü gübre demek enerji demektir; enerji fiyatı zıpladığında, gübre fabrikası şalteri indirmek zorunda kalıyor.

Peki, bu bizim sofralarımıza nasıl yansıyacak? Çiftçimiz tarlasına gübreyi bugün atıyor ama mahsulü aylar sonra alıyor. Eğer bugün üre gübresi 500 dolara dayandıysa, çiftçimiz ya gübreyi eksik atacak ya da hiç atamayacak. İşte bu şok, birkaç ay sonra karşımıza rekolte düşüşü olarak çıkacak. Denklem çok basit ama bir o kadar da acı: Gübre yoksa verim yok, verim yoksa yarın yeni bir arz daralması var demektir. Ürün azaldığında ise fiyatlar el yakacak. Yani bugün gübrede yaşanan bu kriz, aslında gıda enflasyonunu orta vadeli bir çıkmaza sürüklüyor. Biz bugün gübre fiyatını konuşuyoruz ama aslında yarınki açlığın veya pahalılığın faturasını kesiyoruz.

Dostlarım, tarımda mazeret olmaz. Toprağa hakkını vermezseniz, toprak da size hakkınızı vermez. Gübreyi dışarıdaki çatışmaların insafına bıraktığımız sürece, gelecek hasadımızı hep birlikte ipotek altına almaya devam ederiz.

4. HUBUBAT, MISIR VE YAĞLI TOHUMLARDA ENERJİ ETKİSİ

Kıymetli Dostlarım, Gelin şimdi tabağımızdaki ekmeğin, yağın ve ahırdaki hayvanın yeminin neden bu kadar “el yaktığını” anlamak için resmin bütününe, yani okyanus ötesine kadar uzanan o enerji bağına bakalım. Bültenin verileri bu ay adeta birer uyarı fişeği gibi patlıyor.

MISIR:
Mısır ithalatımız 456 bin ton olarak gerçekleşmiş. Bu ne demek biliyor musunuz? Geçen yılın aynı ayına göre ithalatımızı tam dört katına çıkarmışız! Mısır demek sadece patlamış mısır demek değildir; mısır demek süt demek, et demek, yumurta demektir. Çünkü mısır hayvancılığımızın ana yakıtıdır. Biz mısırı bu kadar yoğun ithal ederken bu durum doğrudan yem sektörünü ve dolayısıyla her sabah sofranıza koyduğunuz peynirin, sütün fiyatını vuruyor.

YAĞLI TOHUMLAR:
Asıl tehlike yağlı tohumlarda gizli. Sevgili Dostlar, artık şunu kabul etmemiz lazım: Soya ve ayçiçeği artık sadece birer tarım ürünü değil; Brent petrolün 80 dolar sınırına dayanmasıyla birlikte, petrole göbeğinden bağlı birer “enerji emtiası” gibi oldular artık.

Şimdi diyeceksiniz ki: “Petrolün fiyatıyla benim mutfağımdaki ayçiçek yağının ne alakası var?” Alakası çok büyük! Dünyada petrol fiyatları yükseldiğinde, gelişmiş ülkeler petrolün yerine gıdayı yakıta (biyodizel) dönüştürme iştahıyla mısıra, soyaya ve kanolaya hücum etmeye başladılar. Sonuç mu? Biyoyakıt talebi ve petrol şoku, tabağınızdaki yağın fiyatını gidip okyanus ötesindeki petrol kuyularına bağlıyor. Petrol kuyusunda çıkan bir krizle de sizin mutfağınızdaki yağın fiyatı zıplıyor. Biz yağlı tohumlarda bu kadar dışa bağımlı olduğumuz sürece yağ fiyatlarımızı tarladaki çiftçimiz değil, dünyadaki enerji baronları ve biyoyakıt lobileri belirlemeye devam edecek.

5. PAMUK VE DÜNYA FİYAT SEYRİ: TEKSTİLDEN TARIMA ZİNCİRLEME ETKİ

Kıymetli Dostlarım, Pamuk bizim için; giydiğimiz gömleğin, ihraç ettiğimiz tekstilin, yani ekonomimizin “beyaz altınıdır.” Ancak bu ayki bültenin verileri maalesef bu altın rengin biraz solmaya başladığını gösteriyor. Dünya fiyatlarının enerji şokuyla yukarı yönlü zıplamaya çok yatkın olması, tekstil sektörümüzden tarımımıza kadar “zincirleme bir risk” yaratıyor.

Dünyada petrol ve enerji fiyatlarının fırlaması sadece traktörün mazotunu vurmakla kalmıyor; pamuğun en büyük rakibi olan sentetik liflerin (petrol türevli ürünlerin) maliyetini de artırıyor. Sentetik pahalanınca dünya pamuğa hücum ediyor, pamuk fiyatı da artıyor. Biz pamukta dışa bağımlı olduğumuz için doğrudan bizim tekstil fabrikalarımızın maliyeti de artmış oluyor. Yani tarladaki enerji şoku, gidip fabrikadaki tezgahı durduruyor.

Sevgili Dostlar, resmin bütününe baktığımızda büyük bir fırtınanın geldiğini görebiliriz. Dünyada zaten büyük bir savaş riski var. Üzerine bir de dünya hububat stoklarının daralması (FAO ve USDA tahminleri) eklenince risk artık sadece bir “kaygı” olmaktan çıkıyor; etkisi katlanarak artıyor ve piyasaları çok daha sert bir şekilde sarsmaya başlıyor. Yani stoklar azaldığında, piyasa en küçük bir kıvılcıma bile çok daha sert tepkiler veriyor.

Bunun tercümesi şudur: Eskiden ambarlar doluyken bir kriz çıktığında “idare ederiz” diyebiliyorduk. Ama şimdi ambarlar boşalmaya başladığı için dünyadaki en ufak bir liman krizinde veya lojistik tıkanıklıkta fiyatlar bir anda kontrolsüzce savruluyor. Biz bu küresel daralmanın ortasında üretimimizi artıramazsak dünya fiyatlarındaki her “hapşırık” bizim tarımımızda “zatürre” etkisi yaratmaya devam edecek.

6. TAVUKÇULUK, BAKLİYAT VE HAYVANCILIK: SOFRANIN SESSİZ ÇIĞLIĞI

Değerli Dostlar, Gelin şimdi tarladan ve borsalardan çıkıp doğrudan mutfağımıza, tenceremize girelim. Bültenin bu bölümdeki verileri; hani o her fırsatta “kendi kendine yeten ülkeyiz” dediğimiz günlerin ne kadar geride kaldığını, “net ithalatçı” pozisyonumuzun nasıl perçinlendiğini soğuk rakamlarla yüzümüze çarpıyor.

Önce bakliyattan başlayalım. Dostlar, Anadolu demek mercimek demek, nohut demektir. Ama bugün geldiğimiz noktada nohutun yanına, %20’nin üzerinde bir artışla mercimek ithalatını da ekledik. Eskiden ‘fakirin kıyması’ dediğimiz mercimeği artık el alemin çiftçisinden dövizle alır hale geldik. Kendi toprağımızda mercimeği ve nohudu küstürdüğümüz her gün, soframızdaki tabağın maliyetini küresel piyasaların insafına bırakıyoruz. Bu durum artık sadece bir ticaret verisi değil; bu, ‘Net İthalatçı’ damgasını kendi boynumuza astığımızın belgesidir.

Gelelim kanayan yaramız hayvancılığa… Sadece canlı hayvan ithalatı için dışarıya tam 132 milyon dolarlık bir fatura ödemişiz. Ama burada asıl mesele sadece hayvan getirmek değil, hayvana ne yedireceğim derdidir. Süt yemi ve besi yemi fiyatları o kadar yükseldi ki üreticimiz hayvanına yem yediremez hale geldi. Bu durumun okuması ise şudur: Et verimi ve süt verimi düşüyor; düştükçe maliyetler daha da artıyor ve geldiğimiz noktada enflasyon, yemin içinden çıkıp etin ve sütün içine yerleşiyor. Yani biz yemi ithal ettiğimiz sürece eti yerli tükettiğimizi sanmak sadece bir teselli oluyor.

Tavukçuluk sektörümüzde de durum çok iç açıcı gözükmüyor. Beyaz et bizim dış dünyaya açılan gurur kapımızdı. Ancak orada da küresel bir kıskaç var. İhracat birim fiyatlarımızın ton başına 1.418 dolardan 1.365 dolara gerilediğini söylüyor rakamlar. Bu şu demek: “Daha çok çalışıyoruz ama daha az kazanıyoruz.” Küresel devlerle rekabet ederken kâr marjlarımız daralıyor, emeğimizin karşılığı her geçen gün eriyor.

Kıymetli Dostlarım; mercimeği ithal, eti yemiyle beraber dışa bağımlı, tavukçuluğu ise daralan kâr marjlarıyla yönetmeye çalışmak sürdürülebilir bir sistem değildir. Sofranın bu temel direklerini üretimle, liyakatli bir planlamayla güçlendirmezsek yarın o tencerenin içindekinden çok, dışındaki maliyeti konuşmaya devam ederiz.

7. GIDA ENFLASYONU: MAKRO VERİLER VE SU ÜRÜNLERİ

Değerli Dostlar, Cebimizdeki yangının makro ekonomideki karşılığına baktığımızda, bültenin makro göstergeleri artık mızrağın çuvala sığmadığını gösteriyor. Gıda enflasyonu %70’leri aşmış durumda ve bunun sorumlusu kesinlikle çiftçi değil. Meselenin kökü tarladan ziyade, o ürünü tarladan sofraya getiren “maliyet zincirinde” gizli. Enerji fiyatları, tırmanan navlunlar, katlanan sigorta primleri ve kapımızdaki savaşın getirdiği “risk primleri” artık gıdanın gerçek fiyatını belirliyor.

Düşünün ki Karadeniz’de dünyanın en kaliteli Türk Somonunu üretiyorsunuz. Ürün muhteşem, emek büyük… Ama bu balığı dünya pazarına ulaştırmak için “soğuk zinciri” korumanız lazım. Elektrik maliyeti sürekli artıyor, yakıt maliyeti dersen o da aynı, gemi sigortası “savaş riski” diyerek fiyatını ikiye katlıyor. Sonuç mu? Mavi vatanın eşsiz bereketini hem kendi soframıza hem dünya sofralarına sunmak her geçen gün daha da zorlaşıyor; kontrolü bizde olmayan maliyetler maalesef belimizi büküyor.

Sevgili Dostlar, Tüm bunların yanında üstelik bir de stok sancımız var. Kamunun uzun süreli “sabit fiyat” politikası iyi niyetli bir koruma refleksi gibi görünse de piyasada tehlikeli bir yan etki yaratıyor. Böyle olunca da özel sektör artık stok yapma refleksini kaybediyor. Düşünün; bir tüccar veya sanayici yarın fiyatın ne olacağını kestiremezse piyasada derinlik oluşmaz. Herkes “bekle-gör” moduna geçerse piyasadaki o dengeleyici derinlik kaybolur. Bu da piyasayı dış şoklara karşı çok daha savunmasız hale getirir.

Kısacası dostlar; gıda enflasyonu artık sadece bir “üretim” meselesi değil, devasa bir “lojistik ve makro yönetim” meselesidir. Biz enerjiyi, nakliyeyi ve piyasa derinliğini doğru yönetemezsek tarlada ne kadar üretirsek üretelim, sofradaki yangını söndürmekte hep geç kalırız.

BENCE: MİLLİ GÜVENLİK MESELESİ OLARAK TARIM

Değerli Dostlar, Artık kabul etmeliyiz ki: “Tarımda Büyüme Değil, Şişme Var.” Ve bu şişme, milli üretim stratejisiyle desteklenmediği sürece her an patlamaya hazır bir balon gibi tepemizde duruyor.

Küresel stokların daraldığı, ambarların boşaldığı bir dünyada yaşıyoruz. Böyle bir iklimde kendi çiftçini desteklemek yerine başvurulan o meşhur “ithalat sopası”, maalesef yarayı tedavi etmiyor; aksine o yarayı daha da derinleştiriyor. Biz dışarıdan ürün getirdikçe içerideki üretim damarlarımızı kurutuyoruz.

Kıymetli Dostlarım, şunu aklımıza mühürleyelim: Tarım artık sadece tarladaki toprakla, traktördeki pullukla açıklanabilecek bir iş değildir. Bugün tarım; enerjinin, lojistiğin ve jeopolitik risklerin tam kesişim noktasında şekillenen, doğrudan bir “Milli Güvenlik Meselesidir.” Eğer ekmeğinizin hammaddesini, yağınızın tohumunu ve hayvanınızın yemini dışarıdaki limanların keyfine bıraktıysanız bağımsızlığınızdan söz etmek zordur.

Unutmayın; politikalar günü kurtarabilir ancak sadece stratejiler geleceği kurar. Bizim bugün ihtiyacımız olan şey, yangın çıktığında kova taşımak değil; o yangının çıkmasını engelleyecek sarsılmaz bir üretim kalesi kurmaktır.

“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”

Levent Özdemir
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı

Tarımda Yama Değil Yara Derinleşiyo

toprak haber

Bir yanıt yazın