İznik Gölü’nde Su Geri Kazanımı: Bir Çevreci Hamle mi, Yoksa Stratejik Bir Zorunluluk mu?…
-
Değerli dostlarım,
Sizlerle daha önceki paylaşımlarımda da belirttiğim gibi; ben bugün moda haline getirilen “iklim krizi” söylemlerine inanmadığımı, bu meseleyi çok daha farklı boyutlarda değerlendirdiğimi hep ifade ettim. Bu konudaki düşüncelerimi yeri geldikçe paylaşmaya devam edeceğim. Ancak bugün yine önüme düşen bir haber, bizi madalyonun diğer yüzüne bakmaya davet ediyor.
Dünyaca ünlü dev bir şirketin ülkemizdeki faaliyetleri üzerinden; “Bize doğrudan bir faydası yok ama biz Türkiye’nin geleceğini çok düşünüyoruz, bu yüzden bu sosyal sorumluluk projesini hayata geçiriyoruz” mealindeki beyanatları ve İznik Gölü üzerine planladıkları çalışmaları okudum.
Gelen Şirket Kazanmalı Ama Beni Sömürmemeli
Daha önce PepsiCo‘nun benzer bir projesinden bahsetmiş, olumlu ve olumsuz yanlarını sizlerle paylaşmıştım. Şunu net olarak belirtmek isterim: Globalleşen dünyada ülkemize gelen, yatırım yapan, katma değer üreten ve milletimize kazanım sağlayan şirketlere elbette ihtiyacımız var. Hatta bu yatırımların artarak devam etmesi gerekir. Ancak burada çok önemli kriterlerimiz var: Gelen şirket tabii ki kazanacak ama beni sömürmeyecek. Yatırımının karşılığını alacak ama bizler de bundan gerçek bir mutluluk duyacağız. En önemlisi de; yarın öbür gün ülkemizden gittiğinde, ardında geleceğimize zarar vermiş bir enkaz bırakmamış olacak.
Hedef 1 Milyon Metreküp: Peki Bu Rakam Ne Söylüyor?
Haberin detaylarında Cargill Gıda Türkiye’nin İznik Gölü için sunduğu veriler yer alıyor. Özetle şirket, göldeki son 10 yıllık çekilmenin temel nedenini %48 oranında yanlış tarımsal sulamaya ve iklim değişikliğine bağlıyor. Çözüm ortağı olarak da “Su Geri Kazanım Projesi”ni başlattığını, bugüne kadar 374 bin metreküp su kazandığını ve bu rakamı 1 milyon metreküpe çıkarmayı hedeflediğini duyuruyor.
Bir ziraatçi olarak; tarlamızda damla sulama için atılan her adımı, çiftçimize verilen her eğitimi ve desteği elbette candan destekliyorum. Ancak madalyonun diğer yüzündeki “neden” sorusunu burada da sormadan geçemeyeceğim. Bu soruyu sormak projeyi baltalamak değil; aksine, bu topraklarda üretim yapan insanların ihtiyaçlarını gözeterek projenin sürdürülebilirliği konusunda ufuk açıcı bir duruş sergilemektir.
Neden mi Bu Soruyu Soruyorum?
Kıymetli dostlarım, Cargill‘in ülkemizdeki konumunu bilmek, bu sorunun cevabını anlamamızı sağlar. Cargill; tohumdan sofraya, biyoendüstriden finansa kadar tarım-gıda zincirinin her halkasında yer alan dünyanın en büyük özel şirketlerinden biridir. Ülkemizde bulunma nedenleri sadece pazar payı değil; Türkiye’nin Avrupa, Orta Doğu ve Asya arasındaki stratejik lojistik köprü konumudur. Onlar için Türkiye; hammaddeye yakınlık ve güçlü bir üretim üssü demektir.
Peki, Bu Ortaklıkta Kim, Ne Kazanıyor?
• Şirket Ne Kazanır? Bölgenin zengin tarım potansiyelini kullanarak nişasta, tatlandırıcı ve endüstriyel hammadde üretiminde yüksek kârlılık sağlar.
• Bize Katkısı Nedir? İstihdam yaratır, teknoloji transferi sağlar ve yerel üreticinin global standartlarla tanışmasına vesile olur.
• Çiftçimize Ne Kazandırır? “Bin Çiftçi Bin Bereket” gibi projelerle verim artışı ve dijital tarım araçlarına erişim vaat eder. Bence buradaki asıl kazanım, şirketin hammadde sürekliliğini garanti altına almasıdır.
Mesafe mi, Havza mı?
Şirket, İznik Gölü’ne 4,5 kilometre mesafede olduğunu ve doğrudan bir bağlantısı bulunmadığını savunuyor. Ancak biz ziraatçılar iyi biliyoruz ki; bir gölü besleyen yer altı akiferleri ve havza bütünlüğü, tesisin kapı numarasına bakmaz.
Örneklemek gerekirse: Bir bardağın ortasından pipetle su çektiğinizde, pipetin bardağın hangi kenarına yakın olduğunun bir önemi yoktur; su seviyesi bardağın her yerinde aynı anda düşer. Yer altı suları da böyledir; 4,5 km öteden çekilen yoğun su, havzadaki toplam su dengesini doğrudan etkiler.
Sürdürülebilirlik mi, “Hayatta Kalma Stratejisi” mi?
Şirketlerin “Tartışmanın değil çözümün parçasıyız” vizyonu kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Ancak, bu toprakların tozunu yutmuş bir ziraatçi olarak, bu tür yaklaşımlarda ben hep kavramların arkasındaki gerçeklere bakarım.
Gerçekçi olalım:
Sanayici için su, sadece bir kaynak değil; fabrikanın anahtarıdır. Göl kurursa mikroklimal denge bozulur, hammadde olan ürünün (mısır, zeytin vb.) kalitesi düşer ve en nihayetinde o dev tesislerin çarkları dönmez hale gelir. Bir fabrikayı son model makinelerle donatabilirsiniz ama üretim prosesine giren suyu kestiğiniz anda o devasa yatırım bir beton yığına dönüşür. Yani sanayicinin önceliği; gölü korumayı bir “iyilik” olarak göstererek, aslında kendi fabrikasının anahtarını korumaktır.
Buna iş dünyasında parlatılmış bir kavram olan “sürdürülebilirlik” deniliyor. Ama gelin görün ki bu aslında bir “Hayatta Kalma Stratejisi”dir. Sanayici, kendi üretim hattını garanti altına almak için en zayıf halkayı (yanlış sulama yapan çiftçiyi) eğiterek aslında kendi “su güvenliğini” tahkim ediyor.
Yatırımın Ölçeği: Lütuf mu, Denizde Bir Damla mı?
80 çiftçi ve 300 dekar alanda yürütülen su geri kazanım çalışması, bireysel bazda takdire şayandır. Ancak İznik gibi devasa bir havza ve gölün 1,5 kilometre çekildiği bir tabloda; milyarlarca dolar ciro yapan bir devin, havzadaki binlerce üreticiden sadece 80’ine dokunması, bir kurtuluş reçetesinden ziyade “pilot proje” vitrinidir. Toplam 300 dekar alandaki tasarruf, fabrikanın bir yıllık endüstriyel su tüketiminin ne kadarına tekabül ediyor? İşte “denizde damla” benzetmesi tam da burada önem kazanıyor.
Sonuç Yerine: Miras Kimin?
Yanlış tarımsal sulama bir gerçektir, ancak gölün son 10 yılda 1,5 kilometre çekilmesindeki faturayı sadece çiftçiye kesip, sanayinin payını minimize etmek ne kadar adildir? Bir havzada yer altı suları çekiliyorsa, en büyük “vakum” etkisi yaratan yapıların incelenmesi hassas bir denge içerir bence ve asıl bu incelenmelidir.
Çiftçimize sözüm yine net ve aynıdır: Şirketlerin sunduğu teknolojiyi alın, sulama sistemlerinizi modernize edin; bu sizin menfaatinizedir. Ama unutmayın, o su fabrikanın hammaddesi olmadan önce sizin çocuklarınızın mirasıdır. Cargill gibi global devler için Türkiye, kârlı bir duraktır. Yarın stratejik hedefleri değişir, su kaynakları başka bir yerde daha uygun olur, giderler. Onlar için İznik bir “lokasyon”, sizin içinse “vatan”dır.
İznik Gölü’nü kurtaracak olan şey, vitrin süsleyen pilot projelerden ziyade; havzanın tamamını kapsayan ve sanayinin tükettiği her damlanın hesabını şeffafça verdiği topyekün bir seferberliktir. Sanayici, “ne kadar kazandırdığını” anlatırken, yer altından “ne kadar çektiğini” de şeffaf bir sayaçla kamuoyuna sunmalıdır.
BENCE
İznik Gölü ne bir şirketin reklam panosu ne de sadece bir sulama kanalıdır. İznik Gölü, Bursa’nın kalbi, Anadolu’nun can damarıdır. Ben yapılan her yatırımı doğru ama yetersiz bulmaya devam edeceğim. Çünkü mesele bir şirketin bilançosu değil, çocuklarımızın mirası olan suyumuzdur.
Kalın sağlıcakla…
“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün”
Levent Özdemir
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı

