“Büyük Çiftlik” olarak adını koyduğum cennet vatanımın tarımı ile ilgili kişisel düşüncelerimi yazmaya başladığım gün demiştim ki, “Havza Bazlı Planlama” konusu, tarımı yönetenler dahil sektörün tüm paydaşlarının bildiği bir konu. Ama ben bu konuyu tekrar gündeme getirmek istiyorum. Hem bu konu ile birlikte geliştirilebilecek başkaca politikalar tartışılır hale gelecek hem de sonuçta ortaya siyaset üstü bir tarım politikası çıkacak düşüncesindeydim. Bu fikrim hala aynı.
Ancak havzalarımıza değinirken, gelen yorumlar doğrultusunda, o haftaki havzamızı yazmadan önce tarımla ilgili gördüğüm konular hakkında da düşüncelerimi belirtmeye çalışıyorum. Benim yazdığım tüm bilgiler, aslında herkesin rahatlıkla ulaşabileceği bilgiler. Hatta yapay zekanın neredeyse herkes tarafından kullanıldığını düşünürsek, “yaz konuyu, o sana her şeyi cevaplasın” kolaycılığına da kaçılabilir. Ben, ülkemin gençlerinin başka bir tarafa evrildiğini, bırakın tarımı, herhangi bir üretim sektörüne nasıl baktıklarını gördüğüm, hatta tamamen mekanikleştiklerini hissettiğim için yazılarımda ruha dokunmak istedim. Bunu yaparken tarihi, kültürel değerlerimizden bahsetmek isterken, bir seferde her şeyi yazımın içine koymaya çalıştım.
Ama biliyorum ki, bu yazdıklarınızı bir amaca hizmet için yazıyorsanız, yazınız büyük kitlelere ulaşmalı ve daha çok okunmalıdır. Bunun da tabii ki belirli kriterleri var. Sektöre büyük hizmetler vermiş, tarımla yoğrulmuş, tarımın her bir kelimesini ruhuna kadar hisseden değerli hocalarım, arkadaşlarım, meslektaşlarım ve sektörün içindeki birçok dostum; beğenileriyle, öz eleştirileriyle, katkılarıyla, hatta sert eleştirileriyle bile ufkumu daha da açan geri bildirimler yaptılar ve bu bildirimlerin her bir kelimesi de beni çok mutlu etti.
Tüm yazılarımı ilgi ile ve dikkatle takip eden ve beni de bu tavrıyla çok mutlu eden kıymetli bir hocamın,“Z kuşağını da sabırla bu işin içine katmalıyız” yorumuyla yaptığı o bilgece uyarısı, bu hafta ve sonraki haftalarda yazılarıma yön vermem konusunda bana yol gösterdi. Ne kadar da haklı bir sitem… Ama onları nasıl katacağız? Ben bu uyarıdan payıma düşeni aldım ve elimden geldiğince, sorumluluğum doğrultusunda yazılarıma yön vereceğim. Bu haftaki yazım belki biraz daha uzayacak, ama konu kesinlikle anlaşılmıştır.
Yıllardır oturdukları koltuklardan tarım nüfusunun yaşlandığından dem vuran, “gençleri sektöre çekmeliyiz” diye beylik laflar eden o yaşını başını almış Ziraat Odası başkanlarına ve onların seçtiği Ziraat Odaları Genel Başkanı’na sesleniyorum: Tarım politikalarında elbette sorunlar var, ekonomik problemler tabii ki yaşıyoruz. Ancak çiftçimizin durumunu sadece ekonomik problemlere veya iklim koşullarına dayandırmak en büyük kolaycılıktır. Bana göre en temel problem; tarım tanımının hala tam anlamıyla yapılamıyor olması, yapısal problemlere değinilmemesi ve en vahimi de çiftçinin statüsünün belirlenememiş olmasıdır. Siz önce bu tanımlamaları yapın, yapısal sorunları belirleyin; ekonomisi, kazancı vesairesi gelir, hiç merak etmeyin.
Evet sevgili “KOCAMAN” büyüklerim; sizler, hangi statüyü, hangi geleceği vaat ettiniz de gençler gelmedi? Sizler, o koltuklara yapışarak en büyük statüyü kendinize ayırırken, gençlerin önünü açmak için ne yaptınız? Yönetenlere hangi reformist önerilerinizi sundunuz? Özellikle de, “Tarım nüfusu yaşlandı, gençleri sektöre hızlı bir şekilde kazandırmalıyız” derken ne kadar samimiydiniz, yoksa siz bizimle dalga geçmeye hala devam mı edeceksiniz?
Değerli dostlar,
Asıl sorun, tarımın o yüce itibarının unutturulmuş olmasıdır. Tarım; hiçbir konuda başarılı olamamış, “Ben gideyim köyde bilmem kaç dönüm yer ekerim, birkaç hayvan besler karnımı doyururum” düşüncesini barındıran başarısızların sığındığı bir liman değildir. Tarım; botanikten zoolojiye, meteorolojiden mühendisliğe, kimyadan ekonomiye kadar onlarca bilimsel disiplini içinde barındıran, dünyanın en karmaşık ve en saygın mesleğidir.
Hele o küçümsenen “çobanlık”… Oysa çoban kimdir? Çoban; yıldızlara bakıp yönünü, bulutlara bakıp yarının havasını bilen bir astronomdur. Hangi otun şifa, hangisinin zehir olduğunu bilen bir eczacıdır. Sürüsünü hangi merada ne kadar otlatacağını bilen bir mera amenajman uzmanıdır. Hayvanın bir bakışından derdini anlayan bir veteriner hekimdir. O kısaca, tabiatın dilini konuşan, yaşayan bir ansiklopedidir. Herkes çobanlık yapmak istese de, bu bilgelik ve donanım olmadan o sürü bir gün bile hayatta kalamaz. Bu, hem Türk kültüründe hem de inancımızda peygamber mesleği olarak görülen en asil görevlerden biridir. Bu yüzden, bu konuda fikir sahibi olduğunu düşünüp konuşanlar, konuşmadan önce “Oysa Çoban Kimdir?” sorumun cevabını verip öyle konuşsunlar.
İşte bu yüzden, gençlerimize seslenmek istiyorum: Tarım, size statü kaybettirmez; aksine, bu sahte statülerin hepsinden daha gerçek, daha onurlu bir statü kazandırır. Modern tarım; dronlarla, sensörlerle, dijital uygulamalarla, yani tam da sizin dilinizle konuşan bir bilimdir. Hadi, statü mü istiyorsunuz? İşte saydığım ve sayamadığım tüm meslek disiplinlerini içinde barındıran bir statü, sahip olmak istiyorsanız sizi bekliyor, daha ne diyeyim… Gelin, bu köhne zihniyetin size dayattığı o sahte algıyı yıkın. Toprağın ve bilimin gerçek patronu siz olun.
Sevgili dostlar,
Şimdi, tarımın neden bu kadar önemli olduğunu ispat edecek bir havzamız var sırada: Medeniyetin beşiği olan Fırat-Dicle Havzası… Hadi gelin birlikte bakalım: Mezopotamya neden medeniyetin eşiğiymiş, tarım medeniyette ne kadar yer tutuyormuş, birlikte görelim…
İşte Medeniyetin Beşiği FIRAT-DİCLE HAVZAMIZ
Sınırlar ve Ruh:
Bu topraklarda iki nehirden değil, iki kardeşten bahsedilir: Fırat ve Dicle… Biri daha sakin, daha olgun; diğeri daha hırçın, daha coşkun… Doğu Anadolu’nun karlı dağlarından doğar, Gaziantep’in fıstık bahçelerine, Şanlıurfa’nın pamuk tarlalarına, Diyarbakır’ın karpuz bostanlarına, Adıyaman’ın tütün tarlalarına, Mardin’in altın başaklı ovalarına hayat vererek Güneydoğu’nun yakıcı güneşinin altından geçer, Suriye’ye ve Irak’a bereket taşıyıp Basra’da yeniden kavuşurlar. Bu sadece bir suyun akışı değil, tarihin akışıdır. Bu havza, “Bereketli Hilal”dir, bu havza “Mezopotamya”dır. Buğdayın ilk ehlileştirildiği, yazının ilk bulunduğu, medeniyetin ilk filizlendiği topraklardır. Fırat ve Dicle’nin ruhu, sadece suyun değil, bilginin, kültürün ve insanlık tarihinin ruhudur.
Toprak ve İklim:
Güneydoğu Anadolu’nun geniş ve düz ovaları, Fırat ve Dicle’nin binlerce yıldır taşıdığı alüvyonlarla oluşmuş, dünyanın en verimli topraklarından bazılarına ev sahipliği yapar. Yazları uzun ve kavurucu sıcak, kışları ise soğuk geçen bu amansız karasal iklim, bitkilerin karakterini şekillendirir. Bu iklim, pamuğun lifine o sağlamlığı, kırmızı mercimeğe o eşsiz lezzetini, Antep fıstığına ise içindeki o meşhur yağı ve aromayı verir. Bu coğrafyanın kaderi, Cumhuriyet tarihinin en büyük projesi olan GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) ile yeniden yazılmıştır. GAP, bu kurak topraklara sadece su değil, aynı zamanda mısırdan yer fıstığına kadar yeni bir ürün deseni, yeni bir umut ve yeni bir gelecek getirmiştir.
Sosyolojik Yapı:
Fırat ve Dicle havzamızın insanı, toprağı kadar sıcak, güneşi kadar merttir. Bu coğrafyada bir kapıyı çaldığınızda, size önce “nerelisin?” diye değil, “aç mısın?” diye sorulur. Sofrasındaki son lokmayı, tanımadığı misafiriyle paylaşan o kadim Mezopotamya cömertliği, bu havzanın insanının ruhuna işlemiştir. Yüzyıllardır aşiret kültürü ve feodal yapının izlerini taşıyan bu coğrafya, GAP ile birlikte büyük bir sosyal dönüşüm yaşamaktadır. Tarımda makineleşme artmış, geleneksel aile işletmelerinin yanı sıra büyük tarımsal işletmeler de kurulmuştur. Ancak GAP ile birlikte yaşanan hızlı sosyal dönüşüm, mevsimlik tarım işçiliği gibi ciddi sorunları da beraberinde getirmiş, toprağından kopan gençleri büyük şehirlerde vasıfsız işlere mahkum ederek adeta “vasıfsızlaştırmıştır”.
Peki, Ne Planlamalıyız? Bu Bereketli Havzayı Geleceğe Nasıl Taşırız?
Bitkisel Üretim:
Stratejik Ürünler (Pamuk, Mısır, Buğday): Bu havza, Türkiye’nin pamuk ve mısır ambarıdır. GAP ile birlikte suyun gelmesi, bu ürünlerde verim rekorları kırılmasını sağlamıştır. Ancak en büyük tehlike, hala devam eden vahşi (salma) sulamadır. Çözüm, İsrail ve Mısır’da olduğu gibi, buharlaşmayı en aza indiren gece sulaması ve damla/yağmurlama sulama sistemlerinin, Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla sunulacak uzun vadeli, sıfır faizli “GAP Modern Sulama Kredileri” ile zorunlu hale getirilmesidir.
Kırmızı Altın ve Fıstık (Mercimek ve Antep Fıstığı): Bölgenin susuz tarım alanlarının en büyük zenginliği, coğrafi işaretli Antep Fıstığı ve Türkiye’nin en önemli ihraç kalemlerinden olan kırmızı mercimektir. Fıstıkta, “var yılı – yok yılı” sorununu azaltacak modern budama ve gübreleme teknikleri yaygınlaştırılmalı; kırmızı mercimekte ise sözleşmeli tarım modeliyle üretim ve pazar güvencesi sağlanmalıdır.
Sebze ve Meyvecilik (Karpuz, İsot, Nar): Bu bereketli hilal, aynı zamanda bir lezzetler diyarıdır.
Güneydoğu’nun ‘Siyah İncisi’ İsot Biberi: Şanlıurfa ile özdeşleşen, kendine has rengini ve acısını bölgenin yakıcı güneşinden ve toprağından alan bu coğrafi işaretli ürün, sadece bir baharat değil, aynı zamanda bölge için önemli bir katma değer ve markalaşma kaynağıdır. İsot’un kurutma ve işleme süreçlerinin modernleştirilmesi için özel destekler sağlanmalıdır.
Adıyla marka olmuş Diyarbakır Karpuzu, Birecik’in meşhur patlıcanı ve Suruç’un narı gibi yerel hazineler, modern tarım teknikleriyle desteklenmelidir. Özellikle karpuz gibi suya hassas ürünlerde, damla sulama ve malçlama (toprak yüzeyini örtme) teknikleri, hem verimi artıracak hem de su kullanımını azaltacaktır.
Hayvansal Üretim:
Havzanın coğrafyası, özellikle sıcak iklime dayanıklı İvesi gibi yerli koyun ırklarımız için idealdir. GAP’tan gelen sulama kanallarının etrafında oluşacak yeşil alanlar, kaba yem üretimi için değerlendirilmeli ve bölgede entansif süt ve besi koyunculuğu işletmeleri teşvik edilmelidir. Ancak bu bölgenin hayvancılığını konuşurken, Suriye ve Irak sınırından kaynaklanan kontrolsüz hayvan geçişlerinin yarattığı gerçeği de göz ardı edemeyiz. Bu durum, bir yandan bölgedeki hayvan varlığını gayriresmi olarak artırsa da, diğer yandan hayvan hastalıklarının (şap vb.) yayılması için çok büyük bir risk oluşturmaktadır. Bu, bölge hayvancılığının en kırgan karnıdır. Çözüm, sadece sınır güvenliğini artırmak değil, aynı zamanda bu bölgeye özel, hayvan hastalıklarıyla mücadele edecek “biyogüvenlik tampon bölgeleri” ve “mobil veterinerlik hizmet ağları” kurmaktır.
Tarıma Dayalı Sanayi: Kırmızı çizgilerimizi hatırlayarak:
Şanlıurfa ve Diyarbakır’da, üretilen pamuğu ipliğe, kumaşa ve giysiye dönüştürecek, kooperatif ortaklı entegre tekstil fabrikaları kurulmalıdır. Pamuğu ham olarak satmak yerine, nihai ürün olarak satmak, bölgenin zenginliğini katlayacaktır.
Gaziantep’te, Antep fıstığını sadece çerez olarak değil, çikolatadan tatlıya, ezmeden yağa kadar her türlü katma değerli ürüne dönüştürecek TDİOSB’ler (Tarıma Dayalı İhtisas Organize Sanayi Bölgeleri) planlanmalıdır.
Mardin’de ise, üretilen mısırı ve kırmızı mercimeği işleyecek modern yem, bulgur ve un fabrikaları için KKYDP (Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı) kapsamında özel teşvikler sağlanmalıdır.
Arıcılık, Su Ürünleri ve Kırsal Turizm:
Bölgenin kendine has kır çiçekleri, Güneydoğu Anadolu balı için bir potansiyel taşır. Atatürk, Birecik, Keban gibi devasa baraj gölleri, çevreye duyarlı ağ kafes balıkçılığı (özellikle sazan ve somon) için Türkiye’nin en büyük üretim merkezleri haline getirilebilir. Kırsal turizmde ise Göbeklitepe’den Zeugma’ya, Mardin’in taş evlerinden Halfeti’nin sular altındaki minaresine kadar uzanan bu eşsiz tarih ve kültür mirası, gastronomi turları (biber hasadı, fıstık toplama şenlikleri) ile birleştirilerek dünyaya pazarlanmalıdır.
Tarımın Finansmanı:
Kredi Değil, Yatırım Ortaklığı Havzanın potansiyelini harekete geçirmek için gereken en önemli unsurlardan biri de finansmandır. Ancak mevcut bankacılık sistemi, çiftçiyi faiz sarmalına sokan bir “borçlandırma” üzerine kuruludur. Çözüm, bankacılık sisteminin tarıma “kredi veren” değil, “yatırım ortağı olan” bir modele geçmesidir. Örneğin, Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri, bir pamuk veya mısır projesine “hasat sonu kârdan pay alma” esasıyla finansman sağlayabilir. Bu modelde, banka da çiftçiyle birlikte risk alır, verimliliği ve kaliteyi artırmak için teknik danışmanlık sağlar. Çiftçi borç sarmalından kurtulur, banka ise faizden daha yüksek bir kâr potansiyeli elde eder.
BENCE:
Değerli Dostlar, Fırat-Dicle Havzası, Türkiye’nin sadece tarımsal üretim potansiyeli en yüksek bölgesi değil, aynı zamanda en büyük meydan okumasıdır. Bu havzanın kaderi, GAP ile gelen suyun nasıl yönetileceğine bağlıdır. Eğer bu suyu, vahşi sulama ile israf etmeye, toprağı tuzlandırmaya ve kirletmeye devam edersek, bu bereketli hilali kendi ellerimizle bir çöle dönüştürürüz. Ancak, eğer bu suyu akılla, bilimle, modern sulama teknikleriyle yönetir; toprağın altına döşeyeceğimiz borularla toprağın üstündeki bereketi katlarsak; kuracağımız fabrikalarla bu bereketi katma değere dönüştürürsek, işte o zaman Fırat ve Dicle, sadece türkülerde değil, tarlalarda da bereketin adı olur. Bu havza, doğru planlama ile sadece Türkiye’yi değil, tüm Ortadoğu’yu doyuracak güce sahiptir. Bu gücü harekete geçirmek, en büyük vatan borcumuzdur.
“Toprak Senin Özün Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”
Değerli Dostlar, yazılarıma Kasım ayının ilk haftasına kadar ara vereceğim. Bir aksilik olmaz ise Kasım ayının ilk pazar yazısında görüşmek dileğiyle.
Levent Özdemir Ziraat Yüksek Mühendisi Toprak Radyo Televizyon A.Ş Yönetim Kurulu Başkanı
Gençler, Toprağın Gerçek Patronu Siz Olun: Tarımın Kayıp Statüsü Sizi Bekliyor!