Sorting by

×
Toprak Radyo Televizyonu
TarımYazarlar

Nasırını Unutan Eller ve Can Çekişen Yeşilırmak…

    Toprağın Hafzası ve Nasırını Unutan Eller

    Geçen haftaki Gediz Havzası yazımın ardından gelen geri bildirimler, toprağa dokunan bir kalemin ne denli güçlü bir yankı bulabildiğini bana bir kez daha gösterdi. Gelen yüzlerce mesaj içinde öyle biri vardı ki, hem göğsümü kabarttı hem de bu haftaki yazımın fitilini ateşledi. Yorumun sahibi, küçüklüğünde koyun otlatıp çobanlık yapmış, hayatını profesörlüğe giden o meşakkatli ama onurlu yolda adamış, toprağın her zerresini ruhunda hisseden değerli bir hocamızdı. O içtenliğiyle şöyle sormuştu:

    “Çifteler’den doğan, yüzlerce kilometre sonra taşıdığı alüvyal birikintileri Adapazarı Ovası’na getiren bu hayat iksiri nehir, şimdilerde üzgün ve yayın balıklarının terk ettiği bir akarsu kimliğinde. Bir öyküyü de bu havza hak etmiyor mu?”

    O an verdiğimiz cevap hafızamızda ve sözümüzde saklıdır: Bu toprakların her bir havzası, her bir nehri, her bir ovası benim için birer vatandır ve her biri en güzel kelimelerle anlatılmayı sonuna kadar hak eder.

    Bu hafta o sözün izinde Sakarya’ya uzanamayışımın bir sebebi var; zira bir önceki yazımda okurlarıma bu haftanın konusunun Yeşilırmak Havzası olacağını duyurmuştum. Söz, namustur; benim içinse söz, ‘Toprak Kokan Kalbin Sözü’dür. Hiç kimsenin şüphesi olmasın; haftaya Sakarya Havzası da hak ettiği o derinlemesine, o sevgi dolu anlatımla bu sayfalarda olacak ve değerli hocamıza verdiğim sözü yerine getirmiş olacağım.

Fakat ister Yeşilırmak olsun, ister Sakarya, isterse Gediz… Havzaları tek tek ele almadan önce, hepsinin ortak derdini, bu toprakların en derin yarasını, kangren olmuş meselesini konuşmamız gerekiyor. Hocamızın bu kıymetli sorusu, beni, zihnimde demlenmeye bıraktığım bu temel meseleye bir an önce eğilmeye itti: Nerede kaybettik biz?

Her şey, bizim toprakla olan bağımızın koparılmasıyla başladı. Unutmayalım ki, Türk kültürü toprakla, hayvanla, arıyla, yani doğanın ta kendisiyle yoğrulmuş derin bir kültürdür. Hepimiz biraz toprak kokarız; bizi biz yapan da budur. İşte bu bağın en sağlam halkası, köylerimiz ve o köylerdeki ilkokullarımızdı. O okullar sadece birer bina değil, köyün adeta atan kalbiydi. O okullarda kendini bu memleketin evlatlarına adamış, sadece müfredatı değil, hayatın kendisini, onuru, vicdanı, kuşa, böceğe, ağaca ve hayvana saygıyı öğreten büyük eğitim ordusunun askerleri vardı. O okulların sıralarından kalkan çocuklar doktor, mühendis, öğretmen olur, devleti yönetirdi. Çünkü onlar, hizmet edeceği sektör ne olursa olsun, o sektörün “ruhunu” bilen insanlardı. Çünkü bir çiftçinin sorununu çözebilmek, önce o nasırlı ellerin acısını hissedebilmekten geçer.

Biz, topyekûn o ruhu kaybettik. Yaklaşık yarım asırdır kırsalı sadece bir oy deposu olarak gören, tarıma reformist çözümler yerine pansuman tedbirler uygulayan bir zihniyetle karşı karşıya kaldık. En son, “taşımalı eğitim sistemi” adıyla, o ruhun en önemli kaynağını, köy okullarını bir bir kapatarak yok ettik. Bu, bana göre, bilerek veya bilmeyerek hiç fark etmez, kırsalı kırsaldan, köylüyü toprağından koparmak için atılmış en önemli adımdı.

Bizim insanımızın en temel karakteridir: “Ceketimi satar çocuğumu okuturum. Ben okumadım, evladım okusun, benim çektiğimi çekmesin!” İşte o cefakâr anne babalar, bu inançla önce sabahın ayazında çocuklarını servislere bindirdi. Sonra baktılar ki olmuyor, evladının geleceği için sütünü sağdığı ineğinden, yumurtasını aldığı tavuğundan, kısacası ne kadar canı varsa ondan vazgeçti. Şehrin bir ucunda kiraladığı, toprağa değmeyen o beton kutuya sığındı.

Hasattan hasada geldiği tarlasına nasıl yabancılaştığını ise acı bir tecrübeyle anladı. Yıllarca dağda bayırda çelikleşmiş o bedenin güçsüzlüğünü, toprağı yırttığında, dikenli otları avuçladığında sızlayan ellerindeki nasırın yok olduğunu hissedince anladı. Çünkü üretmeye kurulmuş sağlıklı bir bedenin bir zırhı vardı ve o zırh yavaş yavaş kaybolmuştu. O zırh kolay olmuyordu; bir birikimdi, bir kültürdü, adı konulamaz bir zenginlikti. İşte o zırhsız bedenle, o nasırlı eller küreği, dirgeni unutmaya başladı. Çünkü tarım performansa dayalıdır; duran beden zamanla toprağa ve tarıma küser. Bunu hiç mi bilemedik, yoksa bilerek mi yaptık? Muamma!

Zamanla kira derdi canına tak edince, son bir hamleyle o en büyük hatayı yaptı: Köydeki tarlasını sattı. Geleceğini kurtarmak için geçmişini, yani “altın yumurtlayan tavuğunu” kendi elleriyle kesti. O an farkında değildi belki ama sadece bir tarla satmıyordu; atasının mirasını, çocuğunun geleceğini ve kendi kimliğini de satıyordu. Bu, bir ailenin değil, bir milletin trajedisiydi. Milyonlarca aile aynı kaderi yaşayınca, önce hayvancılık eridi, tarlalar kiraya verildi, yetmedi satıldı ve sonra milyonlarca hektar arazi boş kaldı. Ve hala o koltuğa yapışmış, yaşını başını almış bazı tarım temsilcilerimiz de çıkıp diyor ki: “Tarımla uğraşanlar yaşlandı, artık gençlerin tarıma kazandırılması gerekir!” Biri bizimle dalga geçiyor olmalı.

Peki, o satılan topraklara ne oldu? Köylerinden kopup gelen o yığınlar ne köylü ne de şehirli olabildi. Onlar, üreterek kendilerini zenginleştirmek yerine, onlara derme çatma binalar yapan müteahhitleri zengin ettiler. Ortaya ise üretimden kopuk, niteliksiz, kendi kültürüne yabancılaşmış ve kötü niyetli yapıların insafına terk edilmiş bir kitle çıktı…

İşte o küçüklüğünde, gençliğinde çobanlık yapmış profesörlerin, o toprağın ruhunu bilen mühendislerin nesli böyle böyle tükendi. Yerlerine ise, genç arkadaşlarım kusura bakmasın ama, her şeyi kitapta okuduğu gibi zanneden, nasırın acısını, kuraklığın sancısını bilmeyen, iyi niyetli ama halkına ve kültürüne yabancı “salon profesyonelleri” geldi.

Değerli Dostlar,

Bu kopuş, bana çok acı bir miras gibi geliyor ve canımı çok acıtıyor. Elbette geç kalmadık; genlerimizde, ruhumuzda var olan o üretme ateşini yeniden alevlendirmek tabii ki mümkün. Bunu harekete geçirmekte büyük zorluklar çekilecektir ama hepimiz biliriz ki her zorluğun sonundaki başarının tarifsiz bir keyfi de var. Ama biz, gözlerimizi ve kulaklarımızı kapatmaya biraz daha devam edersek, bu gidişin geri dönüşü ve açılan bu derin yaraları sarmak artık mümkün olmayacak.

İşte bu yüzden, hastalığın teşhisini doğru koymak için, o ilk yaranın nasıl ve neden kanadığını hep birlikte hatırlayalım diye bir çuval dolusu söz ettim.

Hadi biz şimdi, bu bilinçle Yeşilırmak Havzası’nın da yaralarını sarmaya, üzerimizdeki sorumluluğun gereğini yapmaya çalışalım.

İşte Karadeniz’in Bereket Irmağı YEŞİLIRMAK HAVZAMIZ

Sınırlar ve Ruh:

Buradaki o fısıltı da, Sivas’ın heybetli Köse Dağları’ndan başlayan Yeşilırmak’tır. Yoldaşları Kelkit ve Çekerek’in sularıyla güçlenerek dar ve derin vadilerden geçer; Tokat’ın bereketli topraklarına bir anne şefkatiyle dokunur; Amasya’da şehzadelere yarenlik edercesine, o mağrur dağların arasından bir sanat eseri gibi süzülür ve nihayet Samsun’un Çarşamba Ovası’nda binlerce yıllık birikimini bir servet gibi sererek Karadeniz’in hırçın sularına kavuşur. Yeşilırmak’ın ruhu, Karadeniz’in inatçı, ama bir o kadar da cömert ve anaç ruhudur; zorluklara göğüs geren, ama toprağına dokunanı da zenginleştiren, kadim bir bilgelik taşır.

Toprak ve İklim:

Yeşilırmak’ın sihri, taşıdığı bereketli alüvyonları, geçtiği vadilerin yarattığı eşsiz mikroklimlarla birleştirmesindedir. Öyle ki, Tokat’ın o bereketli ovasında dağların sert rüzgârlarından korunan vadiler, dünyaca ünlü Narince bağ yaprağına o narin yapısını ve eşsiz tadını verir. Biraz ileride, Amasya’da ırmağın ikiye ayırdığı o derin vadi, şehzadelerin elmasına o meşhur misket aromasını ve al yanağını bahşeder. İç kesimlerde karasal iklimin sertliği, ırmağın nemli nefesiyle işte böyle yumuşar. Çarşamba Deltası’na ulaştığında ise bu topraklar, Karadeniz’in nemli iklimiyle birleşerek adeta bir sebze ve fındık cennetine dönüşür.

Sosyolojik Yapı:

Bu topraklarda hayat, “imece” ruhuyla, yani komşunun derdiyle dertlenip, sevincini paylaşarak akar. Tokat’ta Ahilikten gelen esnaf kültürü, Amasya’da şehzadelere miras bir zarafet, Çarşamba’da ise deltanın bereketiyle yoğrulmuş bir çalışkanlık göze çarpar. Bu havzanın insanı, zorlu coğrafyanın yoğurduğu, sabırlı, toprağına sadık ve devletine bağlı bir yapıdadır. Gurbete gitse de aklı ve kalbi hep köyündeki tarlasında, bahçesindedir.

Peki, Ne Planlamalıyız? Bu Bereketli Havzayı Geleceğe Nasıl Taşırız?

Bu eşsiz coğrafyanın potansiyelini en üst seviyeye çıkarmak için, yüzeysel çözümler yerine, her bir köşesi için finansmanı, teknolojisi ve destekleme modeli düşünülmüş, somut ve derinlikli bir yol haritasına ihtiyacımız var.

Bitkisel Üretim:

Su Yönetimi ve Modern Sulama: Her şeyden önce su… Yeşilırmak Havzası’nda vahşi sulamaya derhal son verilmelidir. Tüm tarımsal sulamanın, acilen ve kararlılıkla damla ve basınçlı sulama sistemlerine geçirilmesi bir tercih değil, bir zorunluluktur. Bunun için Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla, çiftçiye özel, uzun vadeli ve sıfır faizli “Modern Sulama Yatırım Kredileri” sunulmalıdır. Desteklemeler, su tüketimi daha az olan ürünlere veya modern sulama teknolojisi kullanan çiftçilere pozitif ayrımcılık yapacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.

Markalaşma ve Coğrafi İşaret: Amasya Misket Elmamız, Tokat Narince Bağ Yaprağımız zaten birer marka. Bu markaları, modern paketleme tesisleri, uluslararası tanıtım ve coğrafi işaret tescilleriyle birer “dünya mirası” haline getirmeliyiz.

Fındıkta Devrim: Samsun ve Ordu sınırlarındaki fındık bahçelerinde, verimsiz ve yaşlı bahçesini söküp sertifikalı yeni fidanlarla modern bir bahçe kuran çiftçiye, 5 yıl geri ödemesiz, sıfır faizli “Yenileme Kredisi” sağlanmalıdır.

Sebze Üssü Çarşamba ve KRİTİK UYARI: Çarşamba Ovamız, Türkiye’nin en büyük sebze ambarlarından biridir. Bu gücü sanayi ile buluşturmak için “Tarıma Dayalı İhtisas Organize Sanayi Bölgeleri (TDİOSB)” kurulmalıdır. ANCAK, ALTINI KALIN ÇİZGİLERLE ÇİZEREK UYARIYORUM: Bu tesisler, asla ve asla ovanın “adam diksen adam bitecek” 1. sınıf tarım arazilerinin üzerine kurulmamalıdır! Yıllarca verilen mücadeleyle engellenen “hal projesi” gibi hatalar tekrarlanmamalıdır. Bu sanayi bölgeleri, ovanın çeperlerindeki verimsiz, marjinal arazilere planlanmalıdır. Amaç, toprağı yok etmek değil, toprağın ürününü değerlendirmektir.

Tıbbi ve Aromatik Bitkiler: Havzanın dağlık kesimlerinin zengin florası, kekik, kuşburnu, ekinezya gibi tıbbi ve aromatik bitkiler için eşsiz bir potansiyel barındırıyor. Bu alanda kurulacak küçük aile işletmeleri, özel hibe programlarıyla desteklenmelidir.

Tarıma Dayalı Sanayi:

Çiftçiyi Merkeze Alan Sanayileşme: Kurulacak TDİOSB’ler, sadece sanayicinin kar ettiği yapılar olmamalıdır. Üretici kooperatiflerinin ve birliklerinin de ana hissedar olduğu, yönetim kurulunda söz sahibi olduğu ve kârdan pay aldığı bir model geliştirilmelidir. Sanayici, hammadde güvencesi bulurken, çiftçi de sadece ürününü satan değil, katma değerin ortağı olan bir yapıya kavuşmalıdır.

Katma Değer Odaklı Sanayi: Artık elmayı sandıkla satan değil, o elmadan sirke, pekmez, cips üreten; fındığı çuvalla satan değil, o fındıktan krema, ezme, çikolata üreten bir sanayi yapısına geçmeliyiz.

İzlenebilirlik ve Güven: Kurulacak modern tesislerde, ürünün tarladan sofraya yolculuğunu takip eden dijital sistemler zorunlu hale getirilmeli. “Yeşilırmak Havzası’nda üretilmiştir” etiketi, bir güven ve kalite mührü olmalıdır.

Hayvansal Üretim:

Yayla ve Mera Hayvancılığı: Havzanın yüksek rakımlı yaylaları, büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık için birer cennettir. Bu bölgelerde, hayvan refahını ön planda tutan, et ve süt verimi yüksek yerli ırklarımızı koruyan ve geliştiren modern, butik işletmeler desteklenmelidir.

Kaliteye Dayalı Destekleme: Desteklemeler, hayvan sayısına göre değil; üretilen sütün yağına, proteinine, etin kalitesine ve hastalıktan ariliğe göre verilmelidir. Bu, kaliteyi ve markalaşmayı beraberinde getirecektir.

Arıcılığın Saklı Nektarı:

Havzanın, Tokat ve Amasya’nın yüksek yaylalarından Samsun’un sahil şeridine uzanan zengin bitki örtüsü, arıcılık için adeta saklı bir hazinedir. Bu coğrafyanın sunduğu kestane, ıhlamur ve bin bir çeşit kır çiçeği, bölgeye özgü, son derece değerli balların üretilmesine olanak tanır. Bu potansiyeli harekete geçirmek için;

Markalaşma ve Coğrafi İşaret: “Canik Dağları Kestane Balı” veya “Tokat Yayla Çiçek Balı” gibi yöreye özgü ballar için coğrafi işaret tescili alınmalı, markalaştırma ve tanıtım faaliyetleri özel olarak desteklenmelidir.

Modernizasyon ve Kalite Kontrol: Gezginci arıcılığın modern ve hijyenik koşullarda yapılması teşvik edilmeli; bölgeye hizmet verecek mobil bal analiz laboratuvarları kurularak üretilen balın kalitesi güvence altına alınmalıdır.

Ekosistem Hizmeti: Unutulmamalıdır ki arı, sadece bal demek değildir. Amasya’nın elma bahçelerinden Çarşamba’nın sebze tarlalarına kadar, havzadaki bitkisel üretimin verimliliği ve kalitesi için arıların yaptığı paha biçilmez tozlaşma hizmeti, destekleme modellerinde ayrıca göz önünde bulundurulmalıdır.

Su Ürünleri:

İç Su Balıkçılığı: Yeşilırmak ve kollarında, özellikle alabalık yetiştiriciliği için modern, çevreye duyarlı tesislerin kurulumu teşvik edilmeli. Bu tesisler, aynı zamanda kırsal turizm için birer çekim merkezi haline getirilebilir.

Delta Koruma Alanı: Çarşamba Deltası, sadece balıkların değil, göçmen kuşların da evidir. Bu bölge, her türlü kirlilikten arındırılarak ekolojik dengesi korunmalı, sürdürülebilir balıkçılık ve avcılık faaliyetleri desteklenmelidir.

Kırsal Turizm: Tarihin, Doğanın ve Lezzetin Kesişim Noktası:

Amasya: Nehir ve Tarih: Şehzadeler şehri Amasya, içinden nehir geçen nadir güzellikteki şehirlerimizdendir. Nehir kenarındaki yalı boyu evleri, kral kaya mezarları ve elma bahçelerini birleştiren “Elma Çiçeği Rotaları” oluşturulmalıdır.

Tokat: Gastronomi ve Zanaat: Tokat’ın o meşhur kebabı, batı, bağ yaprağı ve yöresel lezzetleri, tarihi konaklarda sunulmalı. Bölge, bir “gastronomi başkenti” olarak markalaştırılmalıdır.

Yayla ve Doğa Turizmi: Havzanın yaylalarında, doğayla iç içe, yöresel mimariye uygun butik oteller ve pansiyonlar kurularak, şehrin stresinden kaçmak isteyenler için birer vaha yaratılmalıdır.

BENCE:

Değerli Dostlar, Yeşilırmak, Karadeniz’in yeşilini, zümrüt bir gerdanlık gibi İç Anadolu’ya taşıyan bir hayat pınarıdır. Ama biz, o zümrüt gerdanlığın üzerine sanayi atıklarının pasını, şehirlerin lağımını ve tarım ilaçlarının zehrini dökerek onu bir çamur deryasına çeviriyoruz. Yeşilırmak’ın en büyük sorunu, adıyla tezat oluşturan kirliliğidir. Nehir, geçtiği her şehirde biraz daha kirlenerek, o bereketli Çarşamba Ovası’na ve Karadeniz’e zehir taşımaktadır. Bu yüzden, burada da Gediz’de olduğu gibi, tüm planları bir kenara bırakıp haykırmak istiyorum: ÖNCELİK YEŞİLIRMAK’I KURTARMAKTIR! O nehir temizlenmeden, o nehre zehir akıtan her bir sanayi ve evsel atık kaynağı kesilmeden, üzerine kuracağımız her plan, zehirli bir toprağa en kaliteli tohumu ekmeye benzer. O tohum asla yeşermez. Yeşilırmak’ı kurtarmak, sadece bir nehri değil; bir tarihi, bir kültürü ve Karadeniz’in geleceğini kurtarmaktır.

Sevgili Dostlar,

Haftaya, bu büyük çiftliğimizin Marmara’ya uzanan kolu, tarihe ve sanayiye yön vermiş Sakarya Havzası‘nın sırları ve potansiyelinden bahsedeceğim. Değerli hocamıza verdiğimiz sözü tutma vakti…

“Toprak Senin Özün Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”

Görüşmek dileğiyle.

Levent Özdemir
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş
Yönetim Kurulu Başkanı

Nasırını Unutan Eller ve Can Çekişen Yeşilırmak

Toprak haber

Bir yanıt yazın