Sorting by

×
TarımYazarlar

KAYALARIN ARASINDAKİ ZÜMRÜT, HIRÇIN SULARIN DİZE GELDİĞİ MİKROKLİMA CENNETİ: ÇORUH HAVZASI…

    Değerli Dostlar,
    Geçen hafta Toroslar’ın gölgesinde, güneşin kalbinde, camdan bir deniz gibi parlayan Antalya Havzası’ndaydık. O bereketli, sıcak ve nemli rüyadan uyanıp, size söz verdiğim gibi rotamızı bugün bambaşka bir coğrafyaya; Türkiye’nin en hırçın, en mağrur ve coğrafyasıyla insanı en çok sınayan vadisine çeviriyoruz. Kemerlerinizi sıkı bağlayın; düz ovaları, geniş tarlaları geride bırakıyoruz. Bugün bulutlara komşu olanların, kayaları oyup zeytin dikenlerin, çılgın akan suya gem vuranların diyarına, Çoruh Havzası’na (Artvin-Bayburt ve kısmen Erzurum) çıkıyoruz

SINIRLAR ve RUH:Dik Yamaçların İnadı ve Suyun Mühendislikle Dansı

Haritaya baktığınızda Çoruh Havzası, Anadolu’nun kuzeydoğusunda adeta bir “sinir ucu” gibi atar. Kaynağını Mescit Dağları’ndan alır; Bayburt ve Erzurum ovalarından süzülür, İspir’in, Yusufeli’nin dar boğazlarından geçer, Artvin’in sarp kayalıklarını yararak, yaklaşık 466 kilometrelik hırçın yolculuğunun ardından sınırımızı aşar ve Batum’dan Karadeniz’e dökülür. Burası Türkiye’nin en hızlı akış rejimine sahip ve hidroelektrik potansiyeli en yüksek akarsularından birinin yatağıdır. Bu havzanın ruhunda “İnat ve Ustalık” vardır kıymetli Dostlar. Burası, doğanın insana “Burada yaşayamazsın” dediği, insanın ise “Ben burayı yurt eylerim” diye direndiği yerdir. Burada yatay mimari yoktur, burada “yatay tarım” bile yoktur. Her şey dikeydir. Dedesinin sırtında toprak taşıyıp kaya kovuğunu bahçe yaptığı, torununun ise o vadilere dünyanın en yüksek barajlarını kurduğu bir mühendislik ve emek havzasıdır.

TOPOGRAFYA ve İKLİM: Karadeniz’in İçindeki Gizli Akdeniz (Mikroklima ve İnversiyon)

Burası coğrafya kitaplarını şaşırtan bir yerdir Dostlar. Normalde Karadeniz yağışlıdır, serttir. Ama Çoruh Vadisi, kuzey-güney yönlü derin kanyon yapısı sayesinde rüzgarları keser. 200 metreden 3.000 metreye aniden çıkan rakım farkları ve vadi morfolojisi, tersel sıcaklık (inversiyon) etkisi yaratarak Karadeniz’in bağrında Akdeniz karakterli mikroklima alanları oluşturur. Etraf karla kaplıyken, Çoruh’un tabanında zeytin hasadı yapılır. Yusufeli’nin (eski yerleşimin), Artvin’in korunaklı vadilerinde zeytin, incir, nar, hatta limon ve mandalina gibi turunçgillerin yetiştiği mikro cepler vardır. Bu havza, Allah’ın Karadeniz’e sakladığı “Küçük Akdeniz”dir.

SOSYOLOJİK YAPI: Gurbet Türküsü ve Örgütlenme Zorluğu

Antalya’da “Ortakçılık” demiştik; Çoruh’ta ise “Gurbetçilik” hakimdir. Arazi o kadar kısıtlı ve parçalıdır ki; bu topraklar evlatlarının hepsini doyuramaz. Bu yüzden Çoruh’un çocukları okur, gurbete gider. Kalanlar içinse tarım, bir “bilek gücü” sınavıdır. Ancak buradaki en büyük sosyolojik zafiyet; arazilerin çok parçalı olması ve kooperatif kültürünün zayıflığıdır. Üretici, zor şartlarda ürettiği o kıymetli ürününü, örgütsüz olduğu için pazara katma değerle sunmakta zorlanır. Burada tarım, bir ekonomik faaliyetten öte, atalar mirasına sahip çıkma nöbetidir.

HAVZANIN HAZİNELERİ: ENERJİ, GENETİK VE DOĞAL LEZZETLER

Kıymetli Dostlar, bu havzamızı tonaj terazisine koyup Antalya ile, Çukurova ile yarıştırmak haksızlık olur. Burası niceliğin değil, “niteliğin” kalesidir. Burası, stratejik gıdanın ve bozulmamış genetiğin saklandığı bir çeyiz sandığıdır:

• Yamaçlardaki Dikey Bostanlar (Meyve, Sebze ve Organik Potansiyel):

Çoruh, “Dikey Tarım”ın kitabını yeniden yazar. Burada tarım, düz ovada traktör sürmeye benzemez; burada tarım, dağla inatlaşmaktır. Vadinin tabanında, hırçın suyun getirdiği millerle beslenen o meşhur Yusufeli Pirinci yetişir; tane tane dökülen, pilavı yapıldığında evi saran o has koku başka hiçbir yerde bulunmaz. Biraz yukarılara, İspir’in, Erzurum’un soğuk ama güneşli yamaçlarına çıktığınızda ise coğrafi işaretli meşhur İspir Kuru Fasulyesi (şeker fasulye) sizi karşılar. Kabuk atmaz, erkenden pişer ve güveçte piştiğinde lokum gibi dağılır; çünkü o fasulye, Çoruh’un serin rüzgârıyla lezzetini mühürlemiştir. Daha da yukarılara, sarp kayalıkların arasına baktığınızda ise bir dut ve ceviz krallığı görürsünüz. Buranın dutu, sadece bir meyve değil, kışın en zor günleri için saklanan bir enerji deposudur. Güneşte kurutulan dutlar, el emeğiyle dövülüp şıra haline getirilir, o şıra cevizle buluşup köme olur, pestil olur. Coğrafi zorluklar nedeniyle kimyasal gübrenin ve zirai ilacın giremediği bu topraklar, ülkemizin en temiz, en saf “Doğal Organik Üretim Rezervidir”. Burada yediğiniz bir avuç kuru dut, size bir kase ilaçtan daha fazla şifa verir.

• Bulutlara Komşu Meralar (Yayla Hayvancılığı):

Vadiden zirveye, Bilbilan Yaylası’na, Sahara’ya, Arsiyan’a doğru tırmandığınızda, bulutların üzerinde otlayan sürüleri görürsünüz. Burası, endüstriyel hayvancılığın, suni yemlerin, GDO’lu soyaların giremediği yasak bölgedir. Binbir çeşit endemik çiçeği, kekiği, yayla çayını otlayan ineklerin sütü, sarı teneke peynirine dönüşür. O peyniri kestiğinizde içinden yayla kokusu yayılır. Sarp kayalıkların doğal dağcısı olan kıl keçileri, ormanın en taze filizleriyle beslenir. İşte bu yüzden Çoruh’un eti, yağı, sütü; market rafındaki ürüne benzemez, her lokması şifadır, doğallıktır.

• Zeytinin En Saf Hali (Yerel Varyeteler ve Butko):

“Karadeniz’de zeytin olur mu?” demeyin. Çoruh Vadisi, zeytinin anavatanıdır, gen merkezidir. Burada zeytin, Ege’deki gibi uçsuz bucaksız bahçelerde değil; nehrin kenarındaki sarp yamaçlarda, adeta birer anıt ağaç gibi tek tek, özgürce büyür. Halk arasında “Butko” ve “Otur” olarak bilinen yerel varyeteler, bu vadinin pırlantasıdır. Özellikle Butko Zeytini; ince kabuklu, bol etli, çekirdeği küçük ve kendine has aromasıyla bir efsanedir. Pekin’deki uluslararası fuarlarda gurmelerin tadıp “Bu lezzet nedir?” diye şaşırdığı, ödüller yağdırdığı bir değerdir. Yağ randımanı düşüktür belki ama sofralık karakteriyle damakta bıraktığı o tereyağımsı tat, sanayi tipi zeytinleri unutturur. Buradaki zeytin, makineyle değil, insan eliyle, dalı incitmeden tek tek toplanır; bu yüzden her tanesinde alın teri vardır.

• Dünyanın En Önemli Gen Merkezi (Macahel ve Saf Kafkas Arısı):

Borçka-Macahel (Camili) Havzası, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın göz bebeğidir. UNESCO tarafından tescillenmiş ülkemizin tek Biyosfer Rezerv Alanı olan bu izole cennet, Saf Kafkas Arısı’nın bozulmadan kaldığı son kaledir. Dünyada arı ırkları melezleşip kaybolurken, Macahel’in çalışkan arıları, hortumları diğer arılardan daha uzun olduğu için en derin çiçeklerin nektarını bile çekip alırlar. Sonuç mu? O meşhur, genzi yakan, şifa deposu Kestane Balı ve dozu ayarlanamazsa insanı çarpan meşhur Deli Bal (Komar Balı)… Bu bal, kahvaltıda ekmeğe sürülen bal değildir; kaşığın ucuyla alınan bir ilaçtır. Çoruh Havzası, bu yönüyle dünyanın doğal eczanesidir.

STRATEJİK DERİNLİK: ENERJİ GÜVENLİĞİ VE MÜHENDİSLİK ZAFERİ

Kıymetli Dostlar, eğer Antalya Havzası Türkiye’nin “Gıda Güvenliği” ise; Çoruh Havzası da tartışmasız “Enerji Güvenliğimizdir”. Bu hırçın su, artık sadece bir nehir değil, Türkiye sanayisinin çarklarını döndüren mavi bir petroldür. Çoruh Nehri, üzerine kurulan devasa barajlarla adeta bir enerji koridoruna, ülkenin “Mavi Bataryası”na dönüşmüştür. Vadinin gerdanına dizilen o incilere bakın:

• Mühendislik Şaheserleri:

249 metrelik gövde yüksekliğiyle bir mühendislik harikası olan Deriner Barajı ve Türkiye’nin en yüksek, dünyanın ise 5. en yüksek barajı unvanını alan 275 metrelik devasa Yusufeli Barajı

• Sanayinin Şalteri:

İstanbul’daki fabrikanın, Ankara’daki metronun, İzmir’deki tezgâhın elektriği; işte bu sarp vadiden, suyun o muazzam gücünden doğar. Çoruh, Türkiye’nin hidroelektrik üretiminin çok önemli bir kısmını tek başına sırtlar. Bu, Türk mühendisliğinin doğaya meydan okuması ve kazandığı büyük bir zaferdir.

ANCAK TEHDİTLER ÇOK BÜYÜK: NÜFUSUN YAŞLANMASI VE İKLİM BASKISI

Dostlar, madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde ise yürek burkan bir tabloyla karşılaşırız. Barajlar enerji için, ülkenin bekası için şarttı belki; ama yerel halkın ve doğanın ödediği bedel çok ağır oldu. Asıl tehlike, suların yükselmesi değil, hayatın çekilmesidir:

• Genç Nüfusun Göçü ve Yaşlanma (İnsan Erozyonu):

En büyük tehdit, coğrafyanın sarplığı değil, demografinin çöküşüdür. Köylerimizde maalesef bir “sessiz çığlık” hakimdir. Okullar kapalı, sokaklar boş… O dik yamaçlara tırmanacak, o asırlık zeytin ağacına merdiven dayayacak, sırtında küfeyle çay taşıyacak “dizlerinde derman olan” nesil kalmadı. Gençler gurbete aktı, köyler 70 yaş üstü çınarlara emanet edildi. Tarımı sürdürecek, bayrağı devralacak insan kaynağı, tıpkı erozyona uğrayan toprak gibi eriyip gidiyor. İnsan biterse, üretim biter; maalesef kimse bunun farkında değil.

• İklim Değişimi (Nem Baskısı ve Hastalıklar):

Baraj göllerinin oluşturduğu devasa su kütleleri, vadinin binlerce yıllık iklim hafızasını sildi. Eskiden “kuru, sert ve rüzgârlı” olan o mikroklima; yerini “nemli, buğulu ve durağan” bir havaya bıraktı. Böyle olunca da, özellikle zeytin ve meyvelerde daha önce hiç görülmeyen mantari hastalıkların (halkalı leke vb.) artmasına neden oldu. Haliyle nem, meyvenin gevrek yapısını bozmaya, kalitesini de tehdit eder duruma geldi. Artık Çoruh’un o eski “kıtır” havası, yerini rutubetli bir seraya bıraktı.

• Tarımsal Alan Kaybı (Kaymağın Gidip Kemiğin Kalması):

Baraj suları yükseldikçe, vadinin tabanındaki o en verimli, alüvyonla beslenmiş, atadan kalma “kaymak” araziler suyun altında kaldı. Yusufeli’nin meşhur pirinç tarlaları, en verimli zeytinlikler tarihe karıştı. Tarım, mecburen daha yukarıdaki, daha sarp, daha taşlı ve suyu olmayan “kemik” yamaçlara itildi. Şimdi çiftçimiz, o sarp kayalıklarda tırnaklarıyla toprağı kazıyarak yeniden var olma savaşı veriyor.

PEKİ NE YAPABİLİRİZ? BU ZÜMRÜT VADİYİ NASIL YAŞATIRIZ?

Kıymetli Dostlar, Çoruh Havzası’nı kurtarmanın ve geleceğe taşımanın yolu bellidir. Biz bu coğrafyada “tonajlı, fabrikasyon, harcıalem” üretimle ayakta kalamayız. Çoruh havzamızın kurtuluşu; “Butik, Katma Değerli ve Deneyim Odaklı” üretimdir. Çoruh’un malı pazarda dökme satılmaz, kuyumcuda tartılır gibi satılmalıdır.

İşte size Çoruh’un reçetesi:

1. DESTEKLEMEDE “POZİTİF AYRIMCILIK” VE GENÇ ÇİFTÇİYE “SARP ARAZİ TAZMİNATI”

Kıymetli Dostlar, bunu açıkça ve altını çizerek söylüyorum; Çoruh’taki çiftçiye, Konya Ovası’ndaki veya Harran’daki çiftçiyle aynı “dekar başı” desteği vermek, adaletin terazisine sığmaz.

• Terazi Şaşmamalı (Emek ve Coğrafya Farkı):

Konya’da klimalı traktörün düğmesine basıp, dümdüz ovada 100 dönümü bir günde, türkü söyleyerek sürersiniz. Çoruh’ta ise 1 dönüm bahçeyi; sırtınızda küfeyle, ayağınız kaymasın diye taşa tutunarak, insan gücüyle ancak bir haftada işlersiniz. Düz ovada makine çalışır, burada “insan bedeni” yıpranır.

• Dünyadan Bir İlham: Çoruh’un Avrupa’daki İkizi “Douro Vadisi”

“Bu sarp kayalıklarda tarım mı olur?” demeyin. Dünyada bunun milyar dolarlık bir kanıtı var: Portekiz’in Douro Vadisi. Tıpkı bizim Çoruh gibi değerli Dostlar; derin bir kanyon, ortasından nazlı nazlı akan bir nehir ve nehrin iki yakasında, %60 eğimli yamaçlara insan eliyle işlenmiş, merdiven gibi yükselen teras bahçeler… Adamlar bu zorluğu bir “Bahane” değil, bir “Marka” yapmışlar. Literatürde buna “Kahramanlık Tarımı” diyorlar. O sarp yamaçlarda üretilen üzümü, “Bu ürün zor şartlarda, kahraman çiftçiler tarafından üretildi” diyerek dünyaya 10 katı fiyata satıyorlar. Turistler o terasları görmek, o nehirde tekneyle gezmek için servet ödüyor. İşte Çoruh da ülkemizin Douro’sudur. Bizim eksiğimiz coğrafya değil, maalesef vizyondur.

Çözüm: Bu yüzden, Çoruh’ta destek “arazi büyüklüğüne” göre değil, “harcanan emeğe ve coğrafi zorluğa” göre verilmelidir. Bu bölgedeki üreticiye, normal desteğin üzerine “Sarp Arazi Tazminatı” adı altında 2-3 kat daha yüksek prim ödenmelidir. Çünkü buradaki çiftçimiz sadece tarım yapmıyor, toprağı erozyona karşı tutuyor; yani kısacası “Doğa Bekçiliği” yapıyor.

• Gençleri Köye “Wifi” ve “Drone” ile Bağlamak (Teknolojik Çiftçilik):

“Köyde genç kalmadı” diye ağlamak çare değil. Z kuşağını, dedesinin kara sabanıyla köyde tutamazsınız. Onlara “Teknolojik Çiftçilik” vadetmeliyiz. Devlet, bu sarp yamaçlarda ilaçlama ve gübreleme yapmak için gençlere “Zirai Drone” hibe etmelidir. 70 yaşındaki amca sırtında 20 kilo tulumbayla ilaç atamaz ama torunu, elindeki tabletle o yamacı drone ile 10 dakikada ilaçlar. Gençlere; “Gel, bu vadinin Dijital Çobanı, Drone Pilotu ol” demeliyiz. Yusufeli’nin pirincini, İspir’in fasulyesini köy meydanında değil; kuracağı e-ticaret sitesinde, Instagram sayfasında tüm dünyaya pazarlamalıdır. Gence, “Sen burada sadece amelelik yapmayacaksın, bu işin patronu ve teknisyeni olacaksın” hissi verilmelidir.

• Turizmin “Dijital Elçileri” ve Deneyim Rehberleri:

Kırsal turizm dediğimiz şey, sadece odayı temizleyip çarşaf değiştirmek değildir. Bu iş vizyon ister, dil ister, enerji ister. İşte burada gençler devreye girmeli. İstanbul’dan gelen beyaz yakalıyı, sarp patikalardan geçirip Maral Şelalesi’ne götürecek, ona bölgenin efsanelerini anlatacak “Deneyim Rehberleri” bu gençler olmalıdır. O balı sağarken videosunu çekip TikTok’ta, YouTube’da milyonlara izletecek olan onlardır. Gençler, köyün “Hikaye Anlatıcısı” (Storyteller) olmalıdır. Emin olun turist, genç rehberin bu enerjisiyle o muhteşem dağlarımızı ancak böyle sevecektir.

• Devletin “Gelecek Garantisi” (Sigorta Devletten):

Ve en önemlisi… Genç adamın “Geleceğim ne olacak?” kaygısını bitirmeliyiz. Genç adamı köyde tutmak istiyorsak, devletimiz burada, bu zor şartlarda tarım yapan 35 yaş altı gençlerin SGK (Bağ-Kur) primlerini kayıtsız şartsız üstlenmelidir. Devlet babacan tavrıyla gencimize şunu demelidir: “Evladım, sen yeter ki o dik yamaçta, ata toprağında üretmeye devam et. Senin emekliliğin de, sağlık güvencen de bana emanet.” İşte o zaman o köylerimiz şenlenir, o bacalarımız yeniden tüter kıymetli Dostlarım.

2. FİNANSAL DEVRİM: “TAPU” DEĞİL “PROJE” ODAKLI MİKRO-FİNANS VE HİBE SEFERBERLİĞİ

Kıymetli Dostlar, acı bir gerçeği konuşalım: Mevcut bankacılık sistemi bu vadiye küs gibidir. Bankalar, kredi vermek için şehir merkezindeki daireyi veya düz ovadaki yekpare tarlayı teminat ister. Çoruh’un hırçın coğrafyası, bankacının “Risk Algoritmalarına” sığmaz.

Sorun: “Teminat Çıkmazı” ve Kadastro Sorunu Çoruh’un arazisi parçalıdır, diktir, dededen kalma “hisseli tapu”dur. Hatta pek çok yaylada, mezrada henüz kadastro bile geçmemiştir. Çiftçinin elinde tapu yok, “zilyetlik” (kullanım hakkı) vardır. Banka memuru ekrana bakar, tapuyu göremez ve “Kredi veremem” der. Oysa o çiftçinin elinde tapu yoktur ama ahırında ineği, yamacında arısı, bileğinde hüneri vardır. Sonuç? Çiftçi finansmana bankadan değil, tefeciden ulaşır veya çaresiz kalıp üretimden vazgeçer.

Çözüm 1: Kredi Garanti Fonu (KGF) Devreye Girmeli: “Devlet Kefil Olmalı” İşte tam burada devletin “Kredi Garanti Fonu (KGF)” masaya yumruğunu vurmalıdır. Çiftçinin veremediği ipoteği, KGF üstlenmelidir. Devlet, bu zor coğrafyada üretim yapan çiftçisine dönüp; “Senin tapun yoksa, arkanda dağ gibi devletin var. Kredine ben kefilim!” demelidir. Çoruh Havzası için özel bir “KGF Teminat Paketi” hazırlanmalı; Ziraat Bankası’na giden çiftçiye “Tapun nerede?” diye değil, “Projen nerede?” diye sorulmalıdır. Kredinin riskini banka değil, Hazine (KGF) üstlenmeli, çiftçinin önü açılmalıdır.

Çözüm 2: IPARD ve TKDK’da “Çoruh Kriterleri” (Coğrafi Maliyet Farkı): Avrupa Birliği fonları (IPARD) ve Kırsal Kalkınma Destekleri (TKDK) bu bölge için hayati önemdedir. Ancak buradaki inşaat maliyeti ile düz ovadaki bir değildir.

-Maliyet Adaleti:

Konya’da bir ahırın metrekaresi 10 liraya mal oluyorsa, Çoruh’ta malzemeyi o sarp yamaca taşımak için gereken nakliye ve işçilik yüzünden 30 liraya mal olur.

-ÖNERİ: TKDK, hibe verirken Çoruh Havzası’ndaki projelere “Coğrafi Maliyet Katsayısı” uygulamalıdır. Hibe tavan fiyatları bu bölge için %50 artırılmalıdır. Ayrıca proje değerlendirme puanlamasında, bu zorlu coğrafyada inatla üretim yapan çiftçiye “Pozitif Ayrımcılık Puanı” (+20 Puan) otomatik olarak verilmelidir.

Çözüm 3: ORKÖY Desteklerinin “İnovatif” Kullanımı: Çoruh köylüsünün çoğu “Orman Köylüsü” statüsündedir. Orman Genel Müdürlüğü’nün (ORKÖY) kredi muslukları bu bölge için sonuna kadar açılmalıdır.
-Monoray ve Teleferik Kredisi: Dünyada (Portekiz, İtalya) olduğu gibi; çiftçinin yükünü o dik yamaçlardan taşıması için kuracağı basit teleferik ve raylı sistemler, ORKÖY tarafından %100 hibe veya faizsiz kredi ile desteklenmelidir. Çiftçinin sırtındaki küfe inmeden, üretim artmaz. İşte o zaman finansman bir “engel” değil, üretimin “yakıtı” olur.

3. GEN KORUMA VE LÜKS MARKALAŞMA (KAVANOZDA DEĞİL, MÜCEVHER KUTUSUNDA SATIŞ)

Çoruh’un elinde Macahel’in Saf Kafkas Arısı gibi bir genetik mucize, Butko gibi ödüllü bir zeytin, İspir gibi bir lezzet efsanesi var. Ama biz bunları çuvalla, tenekeyle satmaya çalışıyoruz.

Vizyon: Yeni Zelanda “Manuka Balı”nı dünyaya nasıl ilaç niyetine, gramla ve fahiş fiyatla satıyorsa; biz de Macahel balını öyle satmalıyız. Çoruh’un ürünleri bir “sanayi ürünü” değildir; lüks bir “Gurme/Premium Ürün”dür.

Hedef: Bu ürünler semt pazarında değil; Paris’in, Londra’nın, Dubai’nin lüks şarküterilerinde, özel tasarım cam kavanozlarda, üzerinde “Artvin-Çoruh Vadisi” hikayesini anlatan şık etiketlerle yer almalıdır. Devlet, bu markalaşma ve ambalajlama sürecine %100 hibe vermelidir.

4. AGRO-TURİZM (DENEYİM TURİZMİ): BU VADİYE “BAKMAYA” DEĞİL, “YAŞAMAYA” GELİN!

Kıymetli Dostlar, bu vadi tonajla değil, hikayeyle kazanır. Turist buraya sadece otobüs camından yeşili izlemeye, bir şelalenin önünde “selfie” çekip gitmeye gelmemeli; o hayatın tam kalbine, o buğulu rüyanın içine girmelidir.

• Krallara Layık Bir Köy Sofrası (Mıhlama, Kete ve Semaver):

Çoruh Havzası, ülkemizin “Agro-Turizm Başkenti” olmalıdır. Turist, sabahın seher vaktinde, asırlık kütüklerden yapılmış, reçine kokan ahşap bir yayla evinde uyanmalı. Önüne gelen sofra, bir ressamın tablosu gibi olmalı: Bakır sahanda cızırdayan, uzadıkça uzayan meşhur Mıhlama’ya (Kuymak) mısır ekmeğini banmalı. Yanında İspir’in, Erzurum’un tel tel ayrılan Civil Peyniri, fırından yeni çıkmış sıcacık Kete ve bahçedeki inekten sağılıp kaynatılmış, üzeri parmak kalınlığında kaymak tutmuş süt… Odun ateşinde demlenen semaverden ince belli bardağa çayını doldurduğunda, o dumanın kokusuyla mest olmalı. Turist, kümesten kendi elleriyle aldığı, avucunu ısıtan o sıcak yumurtayı kırıp yemeli. Arıcının astronot kıyafetini giyip o heyecanı yaşamalı; kovanın başındaki o senfoniyi dinleyip, parmağını peteğe daldırıp o genzi yakan Kestane Balı’nı kaynağında tatmalı.

• Bulutların Üzerinde Yürüyüş (Şelaleler ve Taş Köprüler):

Karnı doyan turisti orada oturtmamalıyız! O enerjiyi Çoruh’un vahşi doğasında atmalı. Turist, Maral Şelalesi’nin 63 metreden dökülen o gürül gürül suyunun altına girip ıslanmalı, Mençuna’da doğanın gücüne şahit olmalı. Asırlık taş köprülerin üzerinden geçerken tarihin sessizliğini dinlemeli. Sislerin indiği o patikalarda, “Bulut Denizi”nin üzerinde yürürken kendini bir masal kahramanı gibi hissetmeli. Ciğerlerine o tertemiz oksijeni çekerken, şehrin gürültüsünü, stresini o dağlara bırakmalı.

• Gelir Tabana Yayılmalı (Otelin Kasasına Değil, Fatma Teyze’nin Cebine):

Bizim turizm anlayışımızda para, sadece büyük otel patronlarına gitmemeli. O paranın bereketi; nasırlı elleriyle o peyniri basan Fatma Teyze’ye, arı sokmasına aldırmadan o balı süzen Mehmet Amca’ya, o patikada rehberlik yapan köyün gencine akmalıdır. Sloganımız net olmalı: “Bir kavanoz bal alana, bir ömürlük yayla hatırası bedava!” İşte o zaman turist buraya müşteri olarak gelir, ama “aileden biri” olarak döner. Giderken yanında sadece bal değil; bir parça huzur, bir parça insanlık ve anlatacak koca bir hikaye götürür.

BENCE: DAĞLARIN OĞULLARI, SUYUN KIZLARI YALNIZ KALMAMALI…

Kıymetli Dostlar; Sözün özü, kelamın bittiği yer şudur: Çoruh Havzası, Anadolu’nun dik başıdır, bükülmeyen bileğidir.

Yusufeli’nde; hatıralarını, çocukluğunu, babasının mezarını o derin baraj sularının altında bırakıp, gri ve taşlı yeni yerleşim yerinde, “Burada ot bitmez” denilen yamaçta, titreyen elleriyle inatla tekrar zeytin fidanı diken o 70 yaşındaki amcanın ellerinden öpmek yetmez; o elleri başımızın üstünde taşımak gerekir. İşte o inat, o vazgeçmeyiş, o vatan sevgisi bizi millet yapan mayadır.

Devlet, enerjisini aldığı, sanayisini çalıştırdığı bu havzaya olan “Vefa Borcunu”, ancak ve ancak “Tarımsal Pozitif Ayrımcılık” ile ödeyebilir. Buradaki çiftçimize verilen destek, düz ovadakiyle bir olamaz, olmamalıdır. Çünkü Konya’da, Harran’da yapılan tarım üretimdir; burada yapılan tarım ise vatan nöbetidir. Burada toprağa tohum değil, yürek ekilir; burada hasat edilen sadece meyve değil, sabırdır.

Çoruh’un hırçın suyu, artık sadece baraj türbinlerini döndürmemeli; bu vadinin cefakâr insanının cebini, sönen umudunu ve göçüp giden geleceğini de tersine döndürmelidir. Işığı yakanlar, o ışığın gölgesinde üşümemelidir.

O zaman, Kaçkarlar’dan Karadeniz’e yankılanacak mottomuz şu olsun: Çoruh Havzası’nı yaşatmak; sadece bir coğrafyayı değil, Türkiye’nin enerji şalterini, bozulmamış genetik hafızasını ve sarp kayalıklarda verilen o kutsal üretim nöbetini, yani Anadolu’nun dik duruşunu korumaktır.

Değerli Dostlarım, Haftaya; rotamızı yine güneye, Toroslar’ın öteki yüzüne, Akdeniz’in en bereketli koynuna çevireceğiz. Limon çiçeği kokularının çilek tarlalarına karıştığı, Yörüklerin kıl çadırından Silifke’nin yoğurduna, Göksu’nun deltasına uzanan efsanevi topraklara; Doğu Akdeniz Havzası’na (Mersin, Silifke, Göksu Deltası – Çilek, Limon) inmek dileğiyle…

” Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün “

Sağlıcakla kalın.

Levent Özdemir
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı

Kayaların Arasındaki Zümrüt: Çoruh Havzası

Toprak haber

Bir yanıt yazın