Sorting by

×
Toprak Radyo Televizyonu

Mavinin Gözyaşı, Gülün Sevdası: Burdur-Göller Havzası ve Susuzluğun Kalbi…

    Değerli Dostlar,
    Geçen hafta bozkırın ortasından kervanımızı alıp, güneşin ülkemizi ilk öptüğü o kutlu yere; Ağrı’nın heybetli gölgesinde vaha gibi yükselen Aras Havzası’na, Iğdır Ovası’nın bereketine çevirmiştik. Bu kez rotamız; mavinin her tonunun gül kokusuyla dans ettiği, lavanta morunun ufku boyadığı ama sessiz bir imdat çığlığının yükseldiği Burdur-Göller Havzası’na (Isparta ve Burdur) uzanıyor.
Göller Havzası’na sahip çıkmak, Anadolu’nun koku hafızasını yaşatmaktır.

Göller Yöresi, Anadolu’nun yalnızca su deposu değil; dünyanın en değerli koku bahçesi, meyve ambarı ve biyolojik zenginlik hazinesidir. Burası, yer altındaki kalsiyumun yer üstündeki elmayla buluştuğu, her sabah gül toplama telaşıyla uyanan kadim bir medeniyetin yurdudur. Ne var ki bugün bu eşsiz coğrafya, tarihin en ağır sınavlarından birini veriyor: Su krizi. Göller çekiliyor, toprak çatlıyor, gelecek endişeyle titriyor.

Haydi, kervanımız bu kez mavinin ve morun peşinden aksın! Burdur Gölü’nün çekilen kıyılarında yürüyüp Eğirdir’in serinliğine, Isparta’nın gül bahçelerine iniyoruz.

SINIRLAR ve RUH: Anadolu’nun Mavi Boncuğu, Koku Hafızası

Kıymetli Dostlar, Göller Havzası; ülkemizin güneybatısında, Akdeniz’in anaç sıcaklığı ile İç Anadolu’nun vakur bozkırı arasında uzanan stratejik bir doğal köprü, kadim bir geçiş kapısıdır. Bu havza, idari sınırların ötesinde tabiatın çizdiği bir kader ortaklığıdır. Batıda Denizli’nin yüksek platolarından başlayıp, doğuda Konya’nın uçsuz bucaksız düzlüklerine yaslanan; kuzeyde Afyonkarahisar’ın sert coğrafyasıyla el sıkışıp, güneyde ise Toroslar’ın heybetli zirveleriyle Antalya’dan ayrılan muazzam bir havzadır.

Havzanın ruhu; Isparta’nın gül kokulu sokaklarından Burdur’un kadim topraklarına, Eğirdir’in masmavi derinliklerinden Salda’nın beyaz rüyasına kadar uzanan geniş bir coğrafyada nefes alır. Kapalı bir havza disipliniyle onlarca gölü bağrında bir ana şefkatiyle taşıyan bu bölgenin en büyük can damarları, hiç kuşkusuz Eğirdir ve Burdur gölleridir.

Bu göllerimiz, sadece birer su birikintisi değil; bölgenin iklimini bir tül gibi yumuşatan, bitkisel üretimimizi en zor günlerde bile sigortalayan ve milyonlarca canlıya ev sahipliği yaparak biyolojik çeşitliliği ayakta tutan gerçek birer hayat kaynağıdır. Burdur Gölü, dünyada sadece bu sulara sevdalı endemik kuş türlerine ve dikkuyruk ördeklerine güvenli bir yuva olurken; Eğirdir Gölü ise milyonlarca insanın içme suyunu, tarlasındaki aşını ve geleceğini dev omuzlarında sırtlamaktadır.

Unutmayalım ki; su azaldığında sarsılan sadece tarladaki mahsul değildir. Bu havzada suyun çekilmesi; iklimin dengesinin bozulması, doğanın nefesinin kesilmesi ve binlerce yıllık yerleşim hayatının köklerinden sarsılması demektir. Göllerin kuruması, Anadolu’nun mavi boncuğunun kararması, koku hafızamızın yavaş yavaş silinmesidir.

TOPOGRAFYA ve İKLİM: Dağların Kucağında Kırılgan Denge

Kıymetli Dostlar, Göller Havzası; etrafı Toroslar’ın heybetli surları gibi dikilen Akdağ, Barla ve Davraz gibi devasa zirvelerle kuşatılmış, denizden yüksekliği 900 ila 1000 metreler arasında değişen yüksek ve vakur bir platodur. Bu coğrafyanın topografyası, sanki gökyüzünden düşen her damla suyu biriktirmek için tabiat ana tarafından özenle yontulmuş devasa ve bereketli bir “su çanağı” gibidir.

Havzanın iklimi, kışın dağların zirvelerine çöken bembeyaz kar bereketiyle beslenen, yazın ise cömert güneşin altında ballanan meyvelerin ve rayihası keskinleşen güllerin diyarıdır. Ancak bu anaç iklim, bugün ne yazık ki tarihinin en büyük sarsıntısını yaşıyor. Eskiden kışın yağan kar, baharda nazlı nazlı eriyip gölleri bir baba şefkatiyle doyururken; şimdilerde o dengenin yerini ani sağanaklar veya uzun süren yakıcı kuraklıklar alıyor.

İşin en acı tarafı ise bu hassas dengenin, kontrolsüzce yer altından çekilen suların baskısı altında ezilmesidir. Son yıllarda yapılan bilimsel ölçümler, havzada yıllık yağış miktarının azaldığını, buna karşılık sıcaklığın artmasıyla buharlaşma oranının hızla tırmandığını gösteriyor. Bazı kavurucu yaz aylarında, göl yüzeylerinden gökyüzüne uçup giden su miktarı, o yıl gölü besleyen toplam yağışı bile geride bırakıyor.

İşte bu yüzden dostlar; Burdur-Göller Havzası artık sadece bir tarım sahası değil, Anadolu’da iklim krizi diye tabir edilen kavramın en çıplak ve en sarsıcı gerçekliğinin yaşandığı dev bir “iklim laboratuvarı” haline gelmiştir. Bu laboratuvarda bugün suyun geri çekilişini izliyoruz; eğer bu kırılgan dengeyi düzenleyemezsek, yarın dağların kucağında sadece kuru rüzgarların estiği bir hatırayla baş başa kalabiliriz.

SOSYOLOJİK YAPI: Sabırla Dokunan Zarif Eller

Sevgili Dostlarım, havzamızın sosyolojik yapısı; binlerce yıldır tabiatın nazıyla yoğrulmuş, sabrın ve zarafetin adeta ete kemiğe büründüğü muazzam bir insan mozaiğidir. Göller Yöresi’nin insanı; şafak sökmeden gül bahçelerine giren, dikenlerin arasından narin çiçekleri tek tek, incitmeden toplayan eşsiz sabrı, hayatının her alanına ve toprağın her karışına bir nakış gibi işleyen, zarif ama yorulmak bilmez emekçilerdir.

Isparta’da gülcülük sadece bir tarım faaliyeti değil; dededen toruna, nineden geline aktarılan kutsal bir aile mirası, bir koku medeniyetidir. Burdur’da ise hayvancılık; ahırdaki hayvanın refahını kendi konforunun önüne koyan, üretimi bir rızık kapısından öte bir onur mücadelesi sayan kadim bir disiplindir. Bu toprakların insanı vakurdur, azla yetinmeyi bilir ama toprağına ve suyuna sımsıkı bağlıdır.

Ancak bugün, bu mağrur insanların dilinde hüzünlü bir hakikat yankılanıyor. Bölgede dertleştiğimiz üreticilerimiz artık o can yakıcı cümleyi kuruyor: “Eskiden göl bize yakındı, şimdi biz göle yürüyerek gidiyoruz.” Bu ifade aslında sadece fiziki bir mesafe değişimini değil; bir havzanın, bir medeniyetin yavaş yavaş geri çekilen yaşam damarını, kuruyan umutlarını anlatıyor. Su çekildikçe, binlerce yıldır toprakla kurulan sarsılmaz bağ, yerini derin bir endişeye ve “yarın ne olacak?” sorusuna bırakıyor.

Genç kuşakların bu bereketli ama dertli topraklardan kopuşu, havzanın en büyük sosyolojik sancısıdır. Gençliği bu topraklarda tutmanın yolu; onlara sadece dedelerinden kalan kurumuş göl yataklarını miras bırakmak değil; modern teknolojiyi, havza bazlı planlamanın gücünü ve en önemlisi sürdürülebilir bir “su güvencesini” bilimsel verilerle sunmaktır. Onlara toprağın sadece bir “geçim derdi” değil, dünyayı besleyen stratejik bir “girişimcilik sahası” olduğunu hissettirdiğimizde; Isparta’nın gülü yeniden açacak, Burdur’un bereketli sütü yine tüm ülkeye şifa olacaktır. Unutmayalım ki; insanın umudunun kesildiği bir havzada, göller dolsa bile hayat eksik kalır.

HAVZANIN HAZİNELERİ: Gülün Asaleti, Elmanın Bereketi ve Bitmeyen Üretim Senfonisi

Değerli Dostlar, bu havza hem tescilli ürünleriyle hem de toprağın her katmanından fışkıran çeşitliliğiyle dünyanın en kıymetli “küresel gen bankası” ve üretim akademisi hükmündedir. Buranın her bir ürünü, sadece bir tarımsal değer değil; küresel pazarlarda Türkiye’nin kokusu, tadı ve sarsılmaz kimliğidir.

• Isparta Gülü (Rosa Damascena) – Kozmetiğin Altın İmzası:
Bu nazlı çiçek, dünya gül yağı üretiminin yaklaşık %65’ini tek başına sırtlayarak havzamızı küresel bir koku üssü haline getirmiştir. Ancak mesele sadece miktar değildir; Isparta gülünün yağı, sahip olduğu özgün aroma profili ve yüksek kaliteli bileşenleriyle dünya devlerinin, ünlü parfüm markalarının formüllerinde “vazgeçilmez” ve “ikamesiz” tek içeriktir. Buradan elde edilen birkaç gramlık saf gül yağı, bugün uluslararası borsalarda altınla yarışan bir değer taşımakta, ülkemizin kozmetik dünyasındaki milli mührü olmaktadır. Bu gül, tarladaki rızık olduğu kadar, laboratuvarlardaki prestijimizdir.

• Eğirdir Elması – Anadolu’nun Kalite Sembolü:
Ülkemizde her 4 elmadan birinin bu havzanın kucağından, özellikle de Eğirdir Gölü’nün serinletici nefesiyle olgunlaşan bahçelerden çıkması, toprağımızın ve iklimimizin muazzam gücünü kanıtlar. Eğirdir elması; kütürlüğü, kendine has dengeli şeker-asit oranı ve uzun raf ömrüyle bugün sadece yerel sofraların değil, Avrupa ve Orta Doğu pazarlarının da en aranan meyvesidir. Bu elma, Anadolu bereketinin ve meyvecilikteki uzmanlığımızın küresel pazarlardaki en güçlü kalite sembolü, en güvenilir pasaportudur.

• Lavanta Moru (Kuyucak) – İklim Krizine Stratejik Yanıt:
Susuzluğa olan dirençli yapısıyla iklim krizinin kurak pençesine adeta meydan okuyan lavanta, havzamız için sadece görsel bir şölen değil, stratejik bir kaçış rampasıdır. Kuyucak’ta başlayan bu mor devrim; bir yandan kırsal kalkınmayı tetiklerken, diğer yandan tarımı estetikle ve turizmle buluşturan muazzam bir eko-turizm modeline dönüşmüştür. Lavanta, havzanın kısıtlı su kaynaklarını yormadan katma değer üretebileceğimizin en zarif ve en ekonomik kanıtıdır.

Ancak havzanın hazineleri bunlarla da bitmiyor; kervanımız ilerledikçe karşımıza çıkan diğer mucizeler de bir o kadar hayati:

• Arıcılık ve Kanatlı Şifa:
Havzanın gül, lavanta ve zengin yayla florası; arıcılık için dünyada eşi benzeri az bulunan bir “doğal laboratuvar” sunar. Arılarımız, binlerce farklı çiçekten süzdüğü nektarı bu havzada sadece bala değil, antioksidan değeri yüksek birer şifa kaynağına dönüştürür. Özellikle gül ve lavanta bahçelerinin kıyısında üretilen ballar, havzanın koku hafızasını sofralarımıza taşıyan en zarif hazinedir.

• Sebzeciliğin Sessiz Gücü:
Havzanın mikroklima alanları ve özellikle modern seracılık yatırımları, bölgeyi bir sebze üssü haline getirmektedir. Isparta ve Burdur’un gece-gündüz sıcaklık farkı, burada yetişen domatesten bibere kadar her sebzeye öyle bir aroma ve dayanıklılık katar ki, bu mahsul sadece yerel pazarların değil, ihracatın da gözbebeğidir.

• Meyvecilikte Çeşitliliğin Adresi:
Sadece elma değil; kirazdan vişneye, kayısıdan şeftaliye kadar Göller Yöresi, meyvecilikte bir uzmanlık merkezidir. Özellikle Eğirdir ve Burdur hattındaki kiraz üretimi, erkencilik avantajıyla dış pazarlarda en yüksek perdeden ses getirmektedir.

• Hayvancılığın Genetik Kalesi:
Burdur, Türkiye’nin hayvancılık disiplininde bir “Süt Akademisi”dir. Yüksek verimli kültür ırklarının yetiştirildiği bu topraklar, kaliteli süt üretimi ve damızlık hayvan varlığıyla ülkemizin kırmızı et ve süt arzı için sarsılmaz bir stratejik merkezdir.

• Kırsal Turizm ve Eko-Turizm Müjdesi:
Havza, sadece mahsulüyle değil, sunduğu hikâyeyle de bir hazinedir. Gül hasadı dönemindeki pembe rüya ve lavanta mevsimindeki mor yolculuk, kırsal turizmin nasıl bir kalkınma modeline dönüşebileceğinin en somut kanıtıdır. Bir turistin bahçede gül toplayıp o zahmetli yağa dönüşme sürecine dokunması, tarımın turizmle pekiştiği o muazzam ekonomik modelin anahtarıdır.

Özetle; Göller Havzası’nın hazineleri, toprağın üstündeki bereketle insanın içindeki zanaatın muazzam bir birleşimidir. Bu hazinelere sahip çıkmak, Anadolu’nun koku hafızasını korumak ve milli üretim disiplinimizi geleceğe taşımaktır.

TEHDİTLER: Kuruyan Göller, Çatlayan Gelecek ve Sessizleşen Ekosistem

Dostlar, maalesef bu mağrur coğrafya bugün tarihinin en sessiz ama en yıkıcı sarsıntısıyla, yani su kriziyle karşı karşıyadır. Göller Yöresi’nin o masmavi aynaları ne yazık ki her geçen gün biraz daha kararıyor. Burdur Gölü, son 50 yılda su seviyesinde yaklaşık 20 metrelik devasa bir düşüş yaşarken; toplam hacminin ve yüzey alanının neredeyse yarısını bir “su mirası” gibi kaybedip gitti. Bu sadece istatistiksel bir veri değil; bir gölün yavaş yavaş ölümü, koca bir ekosistemin nefesinin kesilmesidir.

Suyun çekilmesi demek, sadece kıyı çizgisinin değişmesi değil, o suyun içindeki binlerce yıllık yaşamın da son bulması demektir. Eğirdir Gölü’nün simgesi olan, bir dönem sofraların ve ihracatın baş tacı olan meşhur kerevitler, bugün su kalitesindeki bozulma ve çekilme nedeniyle yaşam savaşı veriyor. Sadece suyun azalması değil, ısınması ve kirlenmesi de bu hassas canlıların yuvasını ellerinden alıyor.
Aynı hüzün Salda’da da yankılanıyor; “Ülkemizin Maldivleri” dediğimiz beyaz kumsallar, aslında sadece bizim görsel zevkimiz için değil, kıtalararası yolculuk yapan göçmen kuşların en kritik mola duraklarından biridir. Flamingolardan çamurçulluklarına kadar binlerce kanatlı misafir, Salda’nın o eşsiz mineral yapısında dinlenip güç toplarken; gölün çekilmesi bu kadim göç yolunun “iklim istasyonunu” kapatmak demektir.

Bu hazin tablonun arkasında, yaşayan ve her anına şahitlik etmiş biri olarak sadece bizim hatalarımızın olduğunu üstüne basa basa söyleyebilirim. Uzun yıllardır bilinçsizce uygulanan vahşi sulama yöntemleri ve yer altı sularının “hiç bitmeyecekmiş” gibi aşırı çekimi, her damlayı sadece bugünden değil, çocuklarımızın yarınından ve doğadaki dostlarımızın yuvasından çalıyor. Yer altı su seviyeleri her yıl metrelerce daha derine iniyor; su çekildikçe toprağın tuzluluk dengesi bozuluyor ve o bin yıllık verimli topraklar, üretim gücünü kaybederek çölleşme tehdidiyle burun buruna geliyor. Eğer liyakatli ve planlı bir koruma kalkanı oluşturmazsak; korkarım ki o eşsiz mavilik, kerevitlerin tıkırtısı, kuşların cıvıltısı ve hafızalarımıza kazınan gül kokusu sadece acı bir hatıra olarak rüzgâra karışıp gidecek.

Ancak dostlarım, karamsarlığa teslim olmak bizim kitabımızda yazmaz; çünkü bizlere rağmen kendini sürekli yeniden doğuran, eksilen tarafını tamamlayan tabiat ana hâlâ bize bir “ikinci şans” fısıldıyor. Son dönemlerdeki yoğun yağışlar, havzamıza kısmi de olsa derin bir nefes aldırdı. Eğirdir Gölü’nde su seviyesinin 25 santimetre yükselmesi ve çekilen sular nedeniyle ayrılan göl parçalarının yeniden kucaklaşması, hepimize umut aşıladı. Salda’da bile o eşsiz beyazlığın suyla yeniden buluşması, göçmen kuşların o kadim rotasında yeniden bir ışık yaktı.

Bu yükseliş, doğanın tüm tahribata rağmen hâlâ direndiğinin, “ben buradayım” dediğinin en somut işaretidir. Şimdi sıra bizde; yeter ki biz de elimizi o taşın altına koyalım, vahşi sulamadan vazgeçip suyun her damlasını kutsal bir emanet gibi koruyalım. Yeter ki doğanın bu sessiz direnişine, biz de milli bir su disipliniyle cevap verelim.

PEKİ NE YAPABİLİRİZ? HAVZANIN KURTULUŞ REÇETESİ

Kıymetli Dostlarım, Göller Havzası’na sahip çıkmak; Anadolu’nun koku hafızasını mühürlemek, suyun namusunu korumak ve o masmavi ruhu kurtarmaktır. Bu yeşil vahayı çölleşmekten kurtaracak ve “Mavinin Gözyaşını” silecek o stratejik reçete şudur:

• Modern Sulama Seferberliği ve Kapalı Devre Dönüşümü:
Vahşi sulama bu havzada artık bir “su cinayeti” hükmündedir ve derhal terk edilmelidir. Ova, vakit kaybetmeden tamamen kapalı devre basınçlı borulu sulama sistemine geçirilmelidir. Su; toprağa değil, doğrudan bitkinin köküne, damla damla ve adaletle ulaştırılmalıdır.

• Ürün Deseni Dönüşümü ve Su Dostu Tarım:
Çok su tüketen mısır ve yonca gibi ürünler yerine; havzanın ruhuna uygun, susuzluğa dirençli lavanta, gül, kekik ve adaçayı gibi tıbbi-aromatik bitkiler teşvik edilmelidir. Elma bahçelerinde ise su stresine dayanıklı anaçlar, modern file ve malçlama sistemleri zorunlu hale getirilmelidir.

• Arıcılık ve Tozlaşma Koridoru:
Havzada arıcılık, sadece bir bal üretimi değil, bitkisel üretimin sigortası olan “tozlaşma” hizmeti olarak görülmelidir. Gül ve lavanta bahçelerinin çevresinde kontrollü arıcılık bölgeleri ve “Bal Ormanları” oluşturulmalı; arıların zirai mücadeleden zarar görmeyeceği organik üretim koridorları oluşturulmalıdır. Bu sayede hem meyve verimi artacak hem de havzanın şifalı bitkileri katma değerli ballara dönüşecektir.

• Göl Rehabilitasyonu ve Canlı Yaşamı Koruma:
Gölleri besleyen dereler üzerindeki kaçak yapılar durdurulmalıdır. Sadece su seviyesi değil, suyun kalitesi de korunmalıdır. Özellikle Eğirdir Gölü’nün simgesi olan kerevitlerin ve yerli balık türlerinin yeniden çoğalabilmesi için göl taban temizliği yapılmalı ve istilacı türlerle bilimsel mücadele edilmelidir. Unutmayalım ki, içinde canlı yaşamayan bir su, sadece bir su birikintisidir.

• Eğirdir İçme Suyu İçin Alternatif Çözümler:
Isparta ilimizin içme ve kullanma suyu ihtiyacının büyük bir kısmını sırtlayan Eğirdir Gölü üzerindeki bu ağır baskı hafifletilmelidir. Şehrin su ihtiyacı için havza dışı ikame kaynaklar veya yağmur suyu hasadı gibi sürdürülebilir kentsel çözümler devreye alınmalı; gölün suyu öncelikle kendi ekosistemi ve kadim tarımsal sürdürülebilirliği için rezerve edilmelidir.

• Bağımsız Havza Yönetim Kurulu:
Bilim insanları, yerel üreticiler ve kamu kurumlarının el ele vereceği, siyaset üstü bir “Havza Yönetim Kurulu” kurulmalıdır. Su planlaması seçim dönemlerine göre değil, en az 25 yıllık stratejik perspektifle, bilimsel esaslı yönetilmelidir.

• Burdur Hayvancılığı, MAKÜ İhtisası ve Modern Atık Yönetimi:
Burdur hattında hayvancılık; sadece kaba yem ve sütten ibaret görülmemeli, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nin (MAKÜ) hayvancılık alanındaki “Bölgesel Kalkınma Odaklı İhtisaslaşma” gücüyle yeniden şahlandırılmalıdır. Bölgedeki üretim; MAKÜ’nün akademik rehberliğinde, yüksek verimli yerli genetik kaynaklarla ve embriyo transferi gibi modern ıslah çalışmalarıyla liyakatli bir şekilde güçlendirilmelidir. Gölleri hayvansal atıklardan kaynaklı kirlilikten korumak adına; üniversite-sanayi iş birliğiyle modern biyogaz ve atık işleme tesisleri kurularak, havzadaki hayvancılık; çevreyle barışık, gölü kirletmeyen ve bilimin ışığında yükselen bir “Süt Akademisi” modeline taşınmalıdır. Bu sayede MAKÜ’nün bilgisi çiftçimizin tecrübesiyle birleşecek; Burdur, hayvancılıkta Türkiye’nin sadece üretim değil, aynı zamanda teknoloji ve genetik üssü olacaktır.

• Tarımsal Sanayi ve Katma Değer Entegrasyonu:
Ürettiğimiz gülün sadece yağını değil, kozmetik son ürününü; elmanın sadece kendisini değil, konsantre, cips ve dondurularak kurutulmuş formlarını bölgede işleyecek “Tarımsal İhtisas Organize Sanayi Bölgeleri” kurulmalıdır. Burdur’un sütü, Isparta’nın elması ve gülü ham madde olarak değil, markalı uç ürün olarak limana ulaşmalıdır.

• Yeni Nesil Destekleme Modeli ve Üretim Finansmanı:
Göller Havzası’na özel bir “Su Koruma Primi” getirilmelidir. Su tasarrufu yapan, planlı üretim modeline uyan çiftçimize mazot ve gübre desteği henüz tohum toprağa düşmeden “Üretim Öncesi Finansman” garantisiyle sunulmalıdır.

• Agro-Turizm ve Kırsal Kalkınma Master Planı:
Isparta’nın gül ve lavanta hasadı; Eğirdir’in meyve bahçeleri ve Burdur’un antik kentleriyle (Sagalassos, Kibyra) birleştirilerek kapsamlı bir “Kırsal Turizm Master Planı” hayata geçirilmelidir. Turist sadece fotoğraf çekmeye değil, dalından elma koparmaya, gül kazanının başında durmaya gelmeli; çiftçi bu eşsiz deneyimden doğrudan pay almalıdır.

BENCE: Mavinin Gözyaşını Silme Vakti…

Göller Havzası’na sahip çıkmak, Anadolu’nun koku hafızasını ve mavi ruhunu yaşatmaktır. Bir göl kuruyunca sadece su değil, çevresindeki medeniyet hafızası da silikleşir. Gül solar, mavi toz bulutuna dönerse huzur hiçbir yerde kalmaz.

O halde Göller Yöresi’nden yükselen mottomuz şu olsun: “Göller Havzası’na sahip çıkmak; her damla suyu kutsal bilip, gülün kokusunu yarınlara, toprağın bereketini sonsuzluğa taşımaktır.” Dilerim çocuklarımız Burdur kıyısında yürürken çekilmiş bir hatıra değil, maviyle dolu bir ufuk görsün. Çünkü Anadolu’da su varsa hayat, hayat varsa umut vardır.

BAYRAM MÜJDESİ VE ARA DUYURUSU

Kıymetli dostlarım; pazar yazılarımıza, hasretle beklediğimiz Bayram sonuna kadar kısa bir ara veriyorum. Bu vesileyle toprağına emek veren çiftçimizden, sofrasında bereketi paylaşan herkese kadar tüm Türk-İslam âleminin Ramazan Bayramı’nı en içten duygularımla kutluyorum. Yaratan; birlik, beraberlik ve bereket içinde nice bayramlara ulaştırsın.

Dönüşte kervanımız Doğu Anadolu’nun devasa maviliğine, Van Gölü Havzası’na çevrilecek. Ters akan suların mucizesini, inci kefalinin o muazzam göç öyküsünü bahsetmek üzere…

“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün”

Sağlıcakla kalın, Bayramınız kutlu olsun.

Levent ÖZDEMİR
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı

Anadolu’nun mavi boncuğu Göller Yöresi’nde sessiz bir imdat çığlığı yükseliyor!

toprak haber

Bir yanıt yazın