Sorting by

×

Sebzenin Fiyatını Değil, Tarım Sistemini Sorgulamalıyız…

    Bugün yine sebze ve meyve fiyatlarını konuşuyoruz. 41 kişinin gözaltına alındığı haberleriyle birlikte “fahiş fiyat”, “aracılar”, “hal sistemi” ve “piyasa düzeni” tartışmanın merkezine oturdu.

    Elbette piyasada suç işleyen, haksız kazanç sağlayan, rekabeti bozan varsa üzerine gidilmelidir. Ancak burada çok daha temel bir soruyu sormamız gerekiyor:

    Çiftçi, yüksek maliyetlerle ürettiği ürünü neden bu kadar düşük fiyata satmak zorunda kalıyor?

Çünkü bize çoğu zaman çok basit bir hikâye anlatılıyor:

Çiftçi ürünü 10 liraya üretiyor. Aracı 10 liraya alıyor, üzerine kârını koyuyor ve tüketiciye 80-100 liraya satıyor.

Peki gerçekten öyle mi?

Önce şu soruyu sormamız gerekmez mi: Çiftçi o ürünü gerçekten 10 liraya mı üretiyor?

Mazotun, gübrenin, tohumun, ilacın, elektriğin, sulamanın, işçiliğin ve finansmanın maliyetini hesaba kattığımızda, o “10 liranın” nasıl oluştuğunu sorgulamadan tarımsal fiyatları tartışmak, problemin yalnızca görünen kısmıyla uğraşmaktır.

Dahası, üreticinin düşük fiyata satış yapması, üretimin ucuz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, üretici çoğu zaman yüksek maliyetle ürettiği ürünü, elindeki ürünü bekletme imkânı olmadığı için düşük fiyata satmak zorunda kalabilir.

Ürün bozulabilir. Deposu olmayabilir. Soğuk zinciri olmayabilir. Borcunun vadesi gelmiş olabilir. Hasat zamanı işçiye, mazota, gübreye ödeme yapmak zorunda olabilir.

Karşısında ise daha güçlü bir pazarlık pozisyonuna sahip alıcı bulunabilir.

İşte asıl mesele burada başlıyor:

Neden üreticinin pazarlık gücü bu kadar zayıf?

Bunu sormadan yalnızca aracıyı suçlamak, ekonomik bir problemi siyasi bir günah keçisine indirgemektir.

Üstelik mesele sadece aracı da değildir. Tarladan sofraya kadar uzanan zincirde nakliye, fire, depolama, paketleme, sınıflandırma, enerji, işçilik, finansman ve perakende gibi çok sayıda maliyet vardır.

Dolayısıyla üreticinin eline geçen fiyatla tüketicinin ödediği fiyat arasındaki farkın nereye gittiğini gerçekten bilmek istiyorsak, bütün zincirin şeffaf biçimde ortaya konulması gerekir.

Ama Türkiye’nin tarım meselesi bundan da büyük.

Asıl dikkat etmemiz gereken dönüşüm, küçük aile işletmelerinin giderek üretimden çekilmesi ve tarımın daha büyük sermaye yapıları etrafında yoğunlaşmasıdır.

Küçük aile işletmesi yalnızca bir ekonomik işletme değildir. Aynı zamanda bir ailenin geçim kaynağı, kırsal istihdamın unsuru ve toprağın üretim döngüsünü sürdüren temel aktördür.

Bu işletmeler yüksek girdi maliyetleri, finansman baskısı ve düşük pazarlık gücü nedeniyle üretimden çekildikçe ortaya çıkan boşluğu kim dolduracak?

Büyük sermaye.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, sermayenin tarıma girmesinin kendisinin yanlış olduğu değildir. Modern tarımın teknolojiye, yatırımlara ve ölçek ekonomilerine ihtiyacı vardır.

Asıl mesele şudur:

Bu dönüşüm küçük üreticiyi güçlendirerek mi gerçekleşecek, yoksa küçük üreticiyi sistemin dışına iterek mi?

Türkiye’de son yıllarda öne çıkan büyük ölçekli, şirketleşmiş tarımsal üretim modelleri ve Tarıma Dayalı İhtisas Organize Sanayi Bölgeleri bu açıdan ayrıca tartışılmalıdır.

Çünkü tarımın giderek “fabrika tarımı” mantığıyla ele alınması, beraberinde yalnızca verimlilik değil, sermaye yoğunlaşması ve piyasa gücünün belirli ellerde toplanması riskini de getirir.

Tarım zincirinin üretim, girdi, depolama, lojistik, işleme ve pazarlama aşamalarında büyük aktörlerin ağırlığı arttıkça, çok sayıda küçük üreticinin karşısında sınırlı sayıda güçlü alıcının bulunduğu bir yapı oluşabilir.

Ekonomide bunun adı oligopsonik yapıdır.

Yani çok sayıda satıcının karşısında az sayıda güçlü alıcının bulunduğu piyasa.

Böyle bir yapıda üreticinin “ürünümü satmıyorum” deme gücü yoksa, kâğıt üzerinde piyasa var olsa bile gerçek anlamda pazarlık gücü ve rekabet ne kadar vardır?

İşte bu nedenle tarım politikası yalnızca “ne kadar üretileceği” üzerinden tartışılamaz.

Kim üretecek? Hangi ölçekte üretecek? Üretilen değerin ne kadarı üreticide kalacak? Sermayenin piyasa gücü nasıl dengelenecek?

Bunlar da sorulmalıdır.

Çünkü geçimini sağlamak için üretim yapan küçük aile işletmesi ile tarımı öncelikle bir yatırım ve kârlılık alanı olarak gören büyük sermayenin motivasyonu aynı değildir.

Bir aile işletmesi için toprak, aynı zamanda yaşam alanı ve gelecek kuşaklara bırakılacak varlıktır. Büyük sermaye için ise doğal olarak sermayenin getirisi ve işletmenin kârlılığı ön plandadır.

Bu farkı görmeden tarımın şirketleşmesini yalnızca “modernleşme” olarak okumak eksik kalır.

Meselenin diğer tarafında ise tüketici var.

Vatandaşın sebze ve meyveyi alamamasının nedeni yalnızca fiyatların yüksekliği değildir. Gelirlerin yetersizliği de fiyat kadar belirleyicidir.

Ücretler enflasyon karşısında eriyorsa, emeklinin, işçinin, memurun, öğretmenin ve dar gelirlinin reel satın alma gücü düşüyorsa, gıda fiyatları aynı kalsa bile vatandaşın sofraya erişimi zorlaşır.

Bu nedenle “domates kaç lira?” kadar önemli başka bir soru vardır:

Bir vatandaş aldığı ücretle kaç kilo domates alabiliyor?

Tam da burada başka bir günah keçisi mekanizması ortaya çıkıyor.

Ekonomik sorunların kök nedenlerini çözmek zordur. Üretim planlaması yapmak zordur. Girdi maliyetlerini düşürmek zordur. Küçük üreticiyi ayakta tutmak zordur. Kooperatifleri gerçek anlamda güçlendirmek zordur. Depolama ve soğuk zincir altyapısı kurmak zordur. Tarımda rekabeti ve sermaye yoğunlaşmasını düzenlemek zordur.

Buna karşılık bir suçlu göstermek kolaydır.

Bugün aracı.

Yarın market.

Öbür gün tüccar.

Böylece toplumun öfkesi belirli bir noktaya yönlendirilirken, sistemin kendisi tartışma dışı kalır.

Oysa mesele bir kişinin ne kadar kâr ettiği değil, bu kârın hangi piyasa koşullarında ortaya çıktığıdır.

Üretici neden düşük fiyata razı oluyor?

Tüketici neden yüksek fiyata mahkûm oluyor?

Aradaki fark hangi maliyetlerden ve hangi marjlardan oluşuyor?

Küçük üretici neden sistemden çekiliyor?

Tarımda sermaye neden giderek daha fazla yoğunlaşıyor?

Ve bütün bunların sonucunda oluşan piyasa yapısı gerçekten rekabetçi mi?

İşte bunları sormadığımız sürece biz sadece fiyatın köpüğünü tartışırız.

Oysa köpüğün altında çok daha büyük bir yapı var:

Üretim politikası, girdi maliyetleri, dışa bağımlılık, finansman, arazi yapısı, üretici örgütlenmesi, depolama, lojistik, sermaye yoğunlaşması ve toplumun satın alma gücü.

Gerçek çözüm de burada.

Suç işleyen varsa elbette soruşturulmalı. Ancak operasyon, tarım politikasının yerine geçmemeli.

Türkiye’nin ihtiyacı birkaç aracıyı hedef gösteren dönemsel operasyonlardan çok daha fazlasıdır.

Küçük aile işletmelerini üretimde tutacak, üreticinin pazarlık gücünü artıracak, kooperatifleri gerçek ekonomik aktörler haline getirecek, girdi maliyetlerini düşürecek, dışa bağımlılığı azaltacak, depolama ve lojistik altyapısını güçlendirecek ve tarımsal değer zincirindeki sermaye yoğunlaşmasını denetleyecek bir politika bütününe ihtiyaç vardır.

Çünkü pahalı girdilerle ucuz gıda üretemezsiniz.

Üreticiyi yüksek maliyetle baş başa bırakıp tüketiciye sürekli düşük fiyat vaat edemezsiniz.

Ve en önemlisi, küçük üreticiyi sistemden çıkarıp büyük sermayeye alan açan bir yapının, uzun vadede tüketici lehine çalışacağını varsayamazsınız.

Bugün 41 kişi gözaltına alınmış olabilir.

Ama yarın yine sebze pahalı olabilir.

Yine birileri suçlanabilir.

Yine toplumun öfkesi başka bir günah keçisine yönlendirilebilir.

Eğer sistem değişmiyorsa, aynı sorunu yeniden yaşamamız kaçınılmazdır.

O halde artık manşetteki fiyatı değil, o fiyatı üreten sistemi konuşalım.

Çünkü mesele domatesin 100 lira olması değildir.

Asıl mesele, çiftçinin neden 10 liraya satmak zorunda kaldığı ve tüketicinin neden 100 liraya almak zorunda bırakıldığıdır.

Bu iki fiyatın arasındaki hikâyeyi çözmeden Türkiye’nin tarım sorununu çözemeyiz.

Köpüğü değil, suyun altındaki yapıyı görmemiz gerekiyor.

Hakan Bodrumlu
Ziraat Mühendisi

toprak haber

Bir yanıt yazın