Değerli Dostlar,
Geçen hafta Efe’nin diyarı, incirin anavatanı Büyük Menderes’teydik. Dağların yağını, ovaların balını konuşurken; nehrin feryadına da kulak vermiştik. O sıcak Ege rüzgarını arkamıza alıp, bugün rotamızı biraz daha kuzeye; tarihin, sanayinin ve tarımın en çetin sınavını verdiği o devasa kavşağa çeviriyoruz.
Yeşil Bursa’nın şeftali kokulu bahçelerinden, Balıkesir’in rüzgarla dans eden ovalarına; Uludağ’ın gölgesinden Marmara’nın mavisini kucaklayan o bereketli koridora gidiyoruz: Susurluk Havzası…
Burası sadece bugünün üretim alanı değildir dostlar. Burası, Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan bir tahıl, zeytin ve hayvancılık rotasıdır. Bursa’nın başkent olduğu yıllarda sarayın mutfağını besleyen o kadim ovalar, bugün hâlâ Türkiye’nin “Gıda Sigortası” olma görevini omuzlamaktadır.
Ancak üzülerek görüyorum ki; “Sanayinin Çarkı ile Tarımın Sofrası” arasında sıkışıp kalan bu havza yorgundur. Dededen kalma domates tarlası ile devasa fabrikanın metal soğukluğu arasında kalmış bir ruh ve bugün maalesef var olma savaşı veriyor.
SINIRLAR ve RUH: Kütahya’dan Doğup, Marmara’da Biten Yolculuk
Haritaya baktığınızda bu havzanın adı; Balıkesir’in Susurluk ilçesinden geçip Marmara’ya dökülen o koca nehirden gelir. Ama sanmayın ki bu havza sadece Bursa’dır… Hayır! Bu havza; Kütahya’dan doğan hırçın Simav Çayı ile Bursa’dan süzülen hüzünlü Nilüfer Çayı’nın vuslatıdır.
Bu sular birleşir, Susurluk Nehri olur. Balıkesir’in bereketli Bandırma, Gönen, Manyas ovalarını sular; Bursa’nın Karacabey’ini kucaklar ve tek bir vücut olup denize dökülür. Yani bu coğrafya; Kütahya’nın pınarını, Balıkesir’in rüzgarını ve Bursa’nın yeşilini aynı potada eriten devasa bir üretim teknesidir.
Bu havzamızın ruhunda “Gayret” vardır dostlar. Balkanlar’dan göçüp gelen “Muhacir” atalarımızın çalışkanlığı, toprağı ilmek ilmek işleyişi vardır burada. Ne var ki maalesef, bugün o gayretin üzerine gri bir bulut çökmüş; yemyeşil coğrafyanın nehirleri siyaha, ovaları betona dönmüş durumdadır.
TOPOGRAFYA ve İKLİM: İklimlerin Kucaklaştığı Açık Hava Manavı
Güneyden sokulan Ege’nin ılık nefesi ile kuzeyden inen Karadeniz’in nemli serinliği, bu havzamızın bağrında buluşur. Marmara’nın kendine has geçiş iklimi ise bu buluşmaya hakemlik eder. İşte bu muazzam çeşitlilik, Susurluk Havzası’nı adeta çatısı gökyüzü olan bir “Açık Hava Manavı”na dönüştürmüştür.
Burası öyle bir coğrafyadır ki; bir yamacında Akdeniz’in simgesi Zeytin gümüşi yapraklarıyla parıldarken, hemen altındaki ovada Karadeniz’in aşığı Mısır püskül salar. Biraz ötede İç Anadolu’nun sarı gelini Buğday başak verirken, beride ılıman iklimin nazlı kızı Şeftali yanaklarını kızartır.
Uludağ ve Çataldağ’ın zirvesindeki kar suyu ile beslenen, Simav ve Nilüfer’in binlerce yıldır dağlardan söküp getirdiği mineral zengini “Alüvyon”lar; Karacabey ve Mustafakemalpaşa ovalarına serilmiş bir yorgan gibidir. Bu topraklar, tabiri caizse “adam diksen biter”denilen, dünyanın en verimli, en iştahlı topraklarındandır. Burada Lodos toprağı ısıtır, Poyraz ürünü olgunlaştırır; toprak ise cömertliğin kitabını yazar.
SOSYOLOJİK YAPI: Servis Bekleyen Gençler, Issızlaşan Köy Kahveleri
Kıymetli Dostlarım, son zamanlarda bu toprakların sosyolojik yapısı, ne yazık ki sessiz ve derin bir çığlık atıyor artık. Bir zamanlar ipekböceği kozalarının ilmek ilmek işlendiği, şeftali hasadında türkülerin göğe yükseldiği o şenlikli köylerin, bugün mahzun bir sessizliğe büründüğüne üzülerek şahitlik ediyoruz.
Toprak yorgun, onu işleyen nasırlı eller daha da yorgun… Susurluk Havzamızda çiftçilerimizin yaş ortalaması 55-60’lara dayandı, saçlara ak düştü. Sabahın seherinde, berekete niyet edip traktör marşına basması gereken o yağız delikanlılar; şimdi köy meydanlarında, yüzlerini şehre dönmüş, Organize Sanayi Bölgeleri’ne (OSB) gidecek “Servis Araçlarını” bekliyor. Çünkü bu havzada denklem değişti: Tarladaki belirsiz hasadın yerini, fabrikanın sunduğu asgari ücretin ve “sosyal güvencenin” (SGK) soğuk cazibesi aldı.
Gençlerimiz, kulaklarına fısıldanan “Çiftçiye kız vermezler, sigortalı bir işin olsun” baskısıyla, baba yadigarı o cennet ovaya sırtını dönüyor. Dededen toruna akan o kadim tarım bilgisi, o meşhur “Muhacir” çalışkanlığı; artık kara toprağa değil, soğuk sanayi çarklarına can veriyor. Bu gidişle 10-15 yıl sonra, dünyanın en verimli ovalarını ekecek bir tek delikanlı bulamayacağız. Köy kahvelerinde sadece bastonuna yaslanmış ihtiyarların kaldığı, bacasının tütmediği, okulunun kapandığı bir havza; sadece nüfusunu değil, gıda güvenliğini de kaybetmiş demektir. Unutmayalım; toprağına küsen bir nesil, geleceğini kaybeden bir millettir.
HAVZANIN HAZİNELERİ
Kıymetli Dostlar, tüm yorgunluğuna rağmen Susurluk Havzamızın cömertliği hâlâ yerinde ve hâlâ bereket saçmaktadır. Susurluk Havzamız bizim:
Salça ve Sebze Depomuzdur (Kırmızı ve Beyazın Bereketi): Karacabey ve Mustafakemalpaşa ovaları, Türkiye’nin sadece “Kırmızı” değil, her rengin üretim merkezidir. Hasat zamanı geldiğinde ova, uçsuz bucaksız bir kırmızı halıya dönüşür. Türkiye’nin salça ihtiyacının %40’ını tek başına sırtlayan bu ovalar; sanayilik domates ve kapya biberde tırların fabrika kapılarında kilometrelerce kuyruk oluşturduğu bir üretim üssüdür. Ancak bereket sadece kırmızıyla sınırlı değildir; Türkiye’nin soğan piyasasını belirleyen, kalitesiyle nam salmış meşhur “Karacabey Soğanı”, bu toprağın “Beyaz Altını”dır. Ayrıca sanayilik bezelye, taze fasulye ve kışlık sebze (karnabahar, pırasa, lahana) üretimiyle; dondurulmuş gıda sanayisinin de can damarıdır. Burada toprak hiç boş kalmaz; burası ülkemizin “Sebze Lojistik Merkezi”dir.
Meyve Sepetimizdir (Krallara Layık): Bu havza, dünyanın en lezzetli meyve sepetidir. “Bursa Şeftalisi”nin o kadife yanağına dokunmak, suyunu hissetmek bir ayrıcalıktır. Gürsu Ovası’nın sulu Deveci Armudu ve İngiltere Kraliyet Ailesi’nin sofrasını süsleyen, 2024 yılında AB Coğrafi İşaret tescilini de alarak uluslararası marka olan mor elmasımız “Bursa Siyah İnciri” (Bursa Siyahı); artık sadece bir tarım ürünü değil, küresel bir prestijdir. Ancak bereket sadece ovada değildir; Uludağ’ın eteklerinde bambaşka bir hazine yatar. Bursa’nın simgesi, kışın en sıcak dostu “Kestane”; şekeriyle, kebabıyla bu şehrin imzasıdır. Kestel ve dağ yöresinde (Keles, Orhaneli) ise toprağın yeni bereketi; Böğürtlen, Ahududu ve Çilek fışkırır. Sanayinin ve pastanelerin gözdesi olan bu kırmızı meyveler, havzanın katma değeri en yüksek yeni nesil zenginliğidir.
Lojistik Üssümüzdür (Tarladan Dünyaya): Susurluk Havzamız, tarladan kalkan ürünün en hızlı şekilde dünyaya açıldığı kapıdır. Kuzeyde Bandırma, doğuda Gemlik limanları; bu bereketi deniz aşırı ülkelere taşır. Ayrıca İstanbul gibi 20 milyonluk dev bir metropolün “arka bahçesi” olması, üreticinin pazar sorunu yaşamaması adına stratejik bir güçtür.
Hayvancılık ve Genetik Kalemizdir (TİGEM ve Asalet): Burası, Osmanlı’nın “Çiftlikat-ı Hümayun”undan (Saray Çiftliği) miras kalan, ülkemiz tarımının amiral gemisi Karacabey TİGEM ile taçlanmıştır. Türkiye’nin et ve yapağı deposu Karacabey Merinosu’nun anavatanıdır. Değerli dostlar, burası sadece et ve süt değil; “Atçılık” gibi dev bir tarım endüstrisinin de kalbidir. Efsane Safkan Arap Atları’nın, o rüzgarla yarışan şampiyonların yetiştiği bu topraklar; atçılığın sadece bir spor değil, yüksek katma değerli ve binlerce kişiye istihdam sağlayan köklü bir tarımsal faaliyet olduğunun ispatıdır.
Bitkisel Üretim ve Tohumculuk: TİGEM arazileri, Türkiye’nin “Sertifikalı Tohum” ambarıdır. Buğdaydan mısıra, yoncadan ayçiçeğine kadar, çiftçimizin toprağa ektiği o yerli ve milli tohumların genetiği burada korunur, burada çoğaltılır. Yani Karacabey, Türkiye’nin gıda güvenliğinin ve genetik mirasının “Kara Kutusu”dur.
Arı ve Su Ürünleri Bereketidir (Mavi Tarlalar): Bu coğrafya, tatlı bir rotadır. Uludağ ve Kapıdağ’ın zirvelerindeki Kestane Balı’nın hafif acımtırak şifasından, ovadaki sapsarı ayçiçeği ve kanola tarlalarından derlenen çiçek balına kadar her damlası emektir. Ancak suyun bereketi de en az toprağınki kadar kıymetlidir. Uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile korunan Uluabat (Apolyont) ve Manyas (Kuş) Gölleri; sadece göçmen kuşların sığınağı değil, kıyısındaki köylünün “Mavi Tarlası”dır. Özellikle Uluabat; Türkiye’nin “Tatlı Su Istakozu” yani Kerevit ihracatının kalbidir. Avrupa sofralarına giden bu değerli ürün, Gölyazı ve Eskikaraağaç’taki balıkçıların nasırlı ellerinden çıkar. Sabahın seherinde göle açılan sandallar; turnasıyla, sazanıyla ve kerevitiyle binlerce ailenin geçim kaynağı, çocuklarının rızkı, balıkçıların ekmek teknesidir.
Turizm ve Gastronomi Rotaları (Nefes ve Lezzet Durağı): Susurluk Havzası sadece sanayi bacası veya traktör sesi değildir; Marmara’nın griliğine inat, yeşil kalan son “Oksijen Deposu”dur.
-Tarih ve Doğa: UNESCO Dünya Mirası Cumalıkızık’ın taş sokaklarında Osmanlı’nın yaşayan tarihine tanıklık ederken; Gölyazı (Apolyont) gün batımında sandallarla “Küçük Venedik” havasını solursunuz. Eskikaraağaç Leylek Köyü’nde insan-doğa dostluğunun en güzel hikayesini dinler; Karacabey Longozu’nun (Su Basar Ormanları) sisli ağaçları arasında kendinizi bir Amazon ormanında hissedersiniz.
-Şifa Kaynakları: Yer altından kaynayan sağlık, Gönen ve Oylat kaplıcalarında bedeni ve ruhu dinlendiren bir termal turizm cennetine dönüşür.
-Lezzet Durakları: Ve tabii ki damaklar şenlenir… Yolu buradan geçip de Susurluk Tostu ile o bol köpüklü Susurluk Ayranı’nı içmeden gitmek olmaz. Süt diyarı Mustafakemalpaşa’nın meşhur Peynir Tatlısı, havzadaki hayvancılığın turizme sunduğu en tatlı hediyedir.
ANCAK TEHDİTLER ÇOK BÜYÜK (Zehir Akan Nehirler, Betonlaşan Ovalar ve Müsilaj)
Kıymetli Dostlarım, güzeli herkes över, övmek de kolaydır, ama dost acı söyler. Bu cennet havzamızın üzerindeki kabus, ne yazık ki, çok üzülerek ifade etmek isterim ki, tahmin edilenden çok daha büyüktür.
Nilüfer Çayı ve Marmara’nın Ölümü (Beyaz Kardan Kara Ölüme): Uludağ’ın zirvesinden “Ab-ı Hayat”olarak, pırıl pırıl ve buz gibi doğan o canım Nilüfer Çayı; ovaya inip sanayi bölgelerine girdiği anda kaderi değişiyor. Sanayi atıklarıyla birleşen nehir; rengi simsiyah, kıvamı zift gibi olan, kokusundan yanına yaklaşılamayan bir “Kimyasal Atık Kanalı”na dönüşüyor. 2025-2026 dönemi Çevre Bakanlığı ve BUSİAD raporları da maalesef bu acı gerçeği yüzümüze vuruyor; Nilüfer, taşıdığı ağır metal yüküyle hala“4. Sınıf Çok Kirlenmiş Su”kategorisinde can çekişiyor. İçindeki ağır metaller, sadece nehirdeki balığı öldürmüyor; bu suyla sulanan ıspanağa, şeftaliye, domatese geçiyor ve oradan da bizim soframıza, çocuklarımızın bünyesine zehir olarak giriyor. Bu, 40 yıllık bir ihmalkârlık değil, nesiller boyu sürecek bir halk sağlığı sorunudur.
Müsilaj Uyarısı (Denizin Kusması): Unutmayalım; Susurluk Nehri, Marmara Denizi’ni besleyen ana damardır. Eğer damardan zehir akarsa, kalp durur. Susurluk kirlenirse Marmara kirlenir; Marmara kirlenirse İstanbul nefes alamaz. Geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız ve dönemsel olarak tehdidini sürdüren Müsilaj (deniz salyası) felaketi; denizin bize bir isyanıydı. Havzadan taşıdığımız azot ve fosfor yükü, sanayi atıkları ve oksijensizlik denizi boğdu. Eylem planlarındaki eksiklikler giderilmezse, Susurluk’un taşıdığı bu kirlilik yükü, Marmara Denizi’ni bir daha geri dönmemek üzere, ölü bir fosseptik çukuruna çevirecektir.
Gıda Güvenliği Riski (Mutfağı Yıkıp Garaj Yapmak): Bu havza çökerse, Türkiye’nin gıda güvenliği riske girer. Dostlarım, pandemi bize acı bir ders verdi: Fabrikalar durabilir, arabalar kontak kapatabilir ama insanlık yemek zorundadır. Tarım durursa hayat durur. Dünyanın en verimli 1. sınıf tarım arazilerinin üzerine sanayi tesisi veya konut dikmek; evin mutfağını yıkıp yerine garaj yapmaya benzer. Arabanızı park edersiniz ama aç kalırsınız! Burayı betona kurban etmek, bindiğimiz dalı kesmek değil; ağacı kökünden söküp atmaktır. Unutmayın, beton yenmez; fabrika bacası buğday vermez.
PEKİ NE YAPABİLİRİZ? BU GIDA AMBARINI NASIL KURTARIRIZ?
Kıymetli Dostlar, şikayet etmek de kolaydır, bahaneler saymak da… Burada esas olan çözüm üretmektir. Susurluk Havzası’nı kurtaracak reçete bellidir, formül de masadadır. Yeter ki çözmek istensin; yeter ki uygulayacak çelikten bir irade olsun:
1. Sanayi ile Tarım Barışmalı (Kirleten Bedel Ödemez, Kapatılır): Sanayi bu havzada kalabilir, üretime devam edebilir ama bir şartla: Doğaya saygı duyarak. Artık “Kirleten bedelini öder” dönemi bitmelidir; çünkü ödenen paralar ölen nehri geri getirmiyor. Kural net olmalıdır: “Kirleten Kapatılır.” Tüm fabrikaların arıtma tesisleri 7/24 online (çevrimiçi) izlenmeli, “bypass” yapıp atığını gece yarısı dereye salan işletmenin kapısına o an kilit vurulmalıdır. Arıtmasız deşarj, vatana ihanetle eşdeğer sayılmalıdır. Nilüfer ve Simav Çayları, Marmara’yı zehirleyen kara kanallar değil, besleyen hayat damarları olmalıdır.
2. Ova Koruma Kanunu (Betona Geçit Yok): Karacabey, Mustafakemalpaşa ve Gönen ovalarına çivi çakılması dahi yasaklanmalıdır. “Ova Koruma Kanunu” kağıt üzerinde kalmamalı, tavizsiz uygulanmalıdır. Sanayi tesisleri ve konutlar verimsiz, kıraç tepelere taşınmalı; taban araziler ve sulu tarım alanları sadece ve sadece tarıma bırakılmalıdır. Unutmayalım; bir karış beton, bin yılda oluşan toprağı sonsuza dek öldürür. Bu kural tartışmaya kapalı olmalıdır.
3. Kooperatifçilik (Birlikten Doğan Holdingler): Bu havzanın kurtuluşu, “küçük olsun benim olsun” mantığından çıkıp, “büyük olsun hepimizin olsun” vizyonuna geçmekten geçer. Küçük üretici, dev sanayicinin ve tüccarın insafına bırakılmamalıdır. Sadece üreten değil; ürettiğini işleyen, paketleyen ve pazarlayan “Yeni Nesil Kooperatifler” kurulmalıdır. Salça fabrikasını da, süt işleme tesisini de çiftçinin ortağı olduğu kooperatifler yönetmelidir. Tarladan rafa kadar söz sahibi olan güçlü bir örgütlenme, bu havzanın can simididir.
4. Sebzecilikte Planlama ve Lojistik (Tarlada Kalmayacak): Karacabey ve Mustafakemalpaşa’nın “sebze deposu” olma özelliği, plansız ekim yüzünden bazen “çöplüğe” dönüşüyor. Domatesin, soğanın tarlada kalmaması için;
-Üretim Planlaması: Havza bazlı üretim deseni şarttır. “Bu sene soğan para etti” diye herkesin soğana yüklenmesi engellenmeli, sözleşmeli üretim modeliyle “Alıcısı Hazır Üretim” yapılmalıdır. -Soğuk Zincir ve Depolama: Karacabey, Türkiye’nin “Sebze Lojistik Üssü” ilan edilmelidir. Devlet destekli, güneş enerjili modern soğuk hava depoları ve şoklama tesisleri kurularak; ürünün hasat zamanı yığılması önlenmeli, 12 aya yayılan bir satış stratejisi geliştirilmelidir.
5. Meyvecilikte Katma Değer (Meyve Suyu Değil, Meyve Cipsi): Bursa Şeftalisi, Siyah İncir ve Deveci Armudu gibi dünya markalarımız, sadece taze olarak satılmamalıdır.
-İleri İşleme Tesisleri: Meyveyi kurutan, cips yapan, donduran veya özünü çıkaran yüksek teknolojili tesisler için TKDK (IPARD) ve Kalkınma Ajansları tarafından %75’e varan özel hibe paketleri açılmalıdır. -Kestane ve Üzümsü Meyveler: Uludağ yamaçlarındaki kestane ile Kestel’deki ahududu/böğürtlen için, pastacılık ve gıda sanayisine yönelik “yarı mamul” işleme tesisleri kurulmalı; bu ürünler hammadde olarak değil, işlenmiş “Bursa Markası” olarak ihraç edilmelidir.
6. Arıcılık (Zehirsiz Bal): Uludağ’ın kestane balı ve ovanın çiçek balı için en büyük tehdit, bilinçsizce atılan zirai ilaçlardır.
-İlaçlama Koordinasyonu: Arıların uçuş saatlerinde ilaçlama yapılması yasaklanmalı, çiftçi ile arıcı arasında dijital bir haberleşme ağı kurulmalıdır. -Coğrafi İşaret ve Analiz:“Bursa Kestane Balı” gibi değerlerimizin tağşişle (sahtecilikle) kirlenmemesi için, havzada akredite bir “Bal Analiz Laboratuvarı” kurulmalı ve coğrafi işaretli ürünler devlet garantisiyle pazarlanmalıdır.
7. Gastronomi ve Kırsal Turizm (Deneyim Ekonomisi): Susurluk Havzası, sadece geçiş güzergahı değil,“lezzet durağı” olmalıdır.
-Turizm Rotaları:“Zeytin Yolu”, “Şeftali Çiçeği Festivali”, “Longoz Fotoğraf Safarisi” gibi tematik rotalar oluşturulmalıdır. -Köyünü Yaşat:Cumalıkızık, Gölyazı ve Eskikaraağaç gibi turistik köylerde; evini pansiyona dönüştüren, yerel reçelini, tarhanasını satan kadın girişimcilere KOSGEB ve Bakanlık tarafından faizsiz “Turizm Girişimci Kredisi” verilmeli, kırsal kalkınma turizmle desteklenmelidir.
8. Genç Çiftçi Teşviki (Teknolojiyle Köye Dönüş): En büyük beka sorunumuz, köylerin boşalmasıdır. Gençleri köyde tutmanın yolu, onlara sadece hibe vermek değil, itibar vermektir. Tarım; “amelelik” değil, “teknolojik girişimcilik” olarak tanımlanmalıdır. Genç çiftçilerin Sosyal Güvenlik Primleri (SGK) devlet tarafından karşılanmalı, havzada “Tarım Teknokentleri” kurularak drone, otomasyon ve dijital tarım uygulamaları yaygınlaştırılmalıdır. Genci toprağına küstüren değil, “Ben bu toprağın mühendisiyim” dedirten projeler hayata geçirilmelidir.
9. Tarımın Finansmanı (Tarlayı İpotek Almak Değil, Üretime Ortak Olmak): Hep diyorum ve değişene kadar da demeye devam edeceğim. Tarım performansa dayalı bir sektördür. Verim alırsanız işletmeniz değerlidir. Verimli olmayan bir tarımsal işletmeyi ne kadar ipotek alırsanız alın nafiledir. Bu yüzden, bankacılık sistemi, artık o eski “Tarlanın tapusunu getir, krediyi götür” kolaycılığından derhal vazgeçmelidir. Çünkü tarla, sadece bir gayrimenkul değil, üstü açık bir fabrikadır. Çiftçiyi yüksek faiz kıskacına alan, hasat gelmeden borç vadesi gelen sistem; üreticiyi “Borç Tuzağı”na çekmektedir. Bize lazım olan; tarlayı ipotek altına alan değil, projeye ve ürüne inanan “Proje Bankacılığı”dır. Ödemelerin hasat vadeli olduğu, faizin değil üretimin konuşulduğu, çiftçiye “potansiyel batık” gözüyle değil “stratejik ortak” gözüyle bakılan bir finans modeli, bu havzanın can suyudur. Unutmayalım; borçlu çiftçi özgürce üretemez.
BENCE:
Sevgili Dostlar,
Susurluk Havzamız; kalkınma sevdamızın hem gurur tablosu, hem de en büyük vicdan azabıdır. Burası, Türkiye’nin sanayileşirken tarımı nasıl ihmal ettiğinin, o canım ovaları nasıl hoyratça harcadığının en acı laboratuvarıdır. Ama aynı zamanda; eğer doğru yönetilirse, akıl ve vicdan rehber edinilirse; tarım ve sanayinin birbirini yok etmeden, nasıl kol kola girebileceğinin de son umududur.
Bakın çok samimi söylüyorum, gerçekten yol ayrımındayız ve tercihimizi net yapmak zorundayız: Gözümüzü para hırsı bürüyüp her yeri betonlaştırmak, nehirleri zift gibi akıtmak mı? Yoksa dalından bal damlayan şeftalileri, içinde balıkların oynaştığı pırıl pırıl nehirleri torunlarımıza miras bırakmak mı?
Şunu asla unutmayalım ve aklımıza mıh gibi kazıyalım: Dünyanın en lüks arabasını üretebiliriz ama arabayı yiyemeyiz. En yüksek gökdelenleri dikebiliriz ama betonu içemeyiz. Yarın kıtlık kapıya dayandığında bizi doyuracak olan sanayi çarkları değil, o nasırlı ellerin işlediği kara topraktır. Her yazımda söylediğim ve her durumda her ortamda söylemekten de bıkmayacağım diğer bir mottom var benim. Ülkemin her köşesi için geçerli şimdi de Susurluk için kullanacağım motto bu; Susurluk’u korumak, sadece Bursa’yı veya Balıkesir’i değil; Türkiye’nin geleceğini, çocuklarımızın rızkını korumaktır.
Haftaya; Ege’nin bir diğer bereketli çocuğuna, Türkiye’nin “süt başkentine”, toprağından patates fışkıran, ovaları çiçek bahçesine dönen Küçük Menderes Havzası’na (İzmir-Ödemiş-Tire) doğru bir yolculuğa çıkmak dileğiyle…
“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”
Sağlıcakla kalın.
Levent Özdemir Ziraat Yüksek Mühendisi Toprak Radyo Televizyon A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı
Beton Yenmez! Susurluk Havzası İçin 9 Maddelik Kurtuluş Reçetesi