”Kriz İklimde Değil, Vicdanımızda: İşte Çukurova’nın Kurtuluş Planı!”…
-
Değerli Dostlar,
Bu hafta yazımı, sizlerden gelen o değerli geri bildirimlerin ışığında iki bölüm halinde sunmak istiyorum. İlk bölümde, son zamanların en popüler ama bence en tehlikeli kavramı olan “iklim krizi” algısına dair düşüncelerimi paylaşacak, ikinci bölümde ise geçen hafta söz verdiğim gibi, suyun ve bereketin coştuğu Çukurova’nın sırlarını anlatmaya çalışacağım.
Bölüm 1: Kriz İklimde Değil, Bizim Aklımızda ve Vicdanımızda!
Dağlarından yağ, ovalarından bal akan bu cennet vatanımda, zorlu bir tarım takviminin daha sonuna geldik. Hububat ve meyve hasadını tamamlarken görüyoruz ki tablo pek de iç açıcı değil. Ülke olarak yaşadığımız zirai don ve ardından gelen kuraklık, sıkıntılı bir yılı geride bırakmamıza neden oldu. Bu sıkıntıyı en derinden çiftçilerimiz ve üreticilerimiz yaşadı; ancak etkilerini zamanla hepimiz daha çok hissedeceğiz. Yeni tarım yılında bu yaraların sarıldığı, daha önce yaptığımız hataların tekrarlanmadığı ve tüm üreticilerimizin berekete doyacağı bir sezon geçirmeyi umut ediyorum.
Yaşanan doğa olaylarının tek sebebi olarak “İklim krizi” kavramı sunulursa, asıl sorun olan ”su yönetimi” gibi kritik meseleler gölgede bırakılır diye düşünüyorum. Ve korkarım ki, bir sonraki doğa olayına yine her zaman ki gibi hazırlıksız yakalanmış olacağız.
İşte bu yüzden, bugünkü havzamıza geçmeden önce, başta ülkemiz olmak üzere tüm dünyada “iklim krizi” başlığıyla oluşturulan bu algıya neden tam olarak inanmadığımı ve asıl sorunun nerede yattığını sizlerle özet olarak paylaşmak istiyorum.
Amacı önce yaşayabilmek, doyabilmek ve üremek olan ilkel bir beyin yapısına sahip insanoğlunun, gelişim sürecinde bu özelliğinin hiç kaybolmadığını görürsünüz. Dolayısıyla yaşadığımız tüm bu doğa olayları bir iklim krizinden ziyade, insanoğlunun varoluşundan itibaren doğaya karşı, genlerinde var olan ve günümüze kadar geliştirdiği bir savaştır bence. Çünkü insanoğlu yaşayabilmek, doyabilmek ve üreyebilmek eylemlerini hep doğaya karşı yapmıştır. Bu yüzden, “insanoğlunun birinci düşmanı doğadır” kodu genlerine işlemiştir ki, bilinçaltından hiç gitmediğini ve her güçlendiğinde, her teknolojik gelişiminde ilk darbesini doğaya vurduğunu birçok örnekle anlamak mümkündür.
Doğadaki diğer canlılara baktığımızda, siz hiç gördünüz mü ceylanı yakalayıp doyduktan sonra kalanını “sonra yerim” diye saklayan bir aslan? Ya da, “bugün daha erken kalkarsam daha fazla yem yerim “ diyen bir karga… Veya suda yaşayan bir nilüferin, “Sıkıldım artık biraz da susuz yaşayayım” dediğini?
Göremezsiniz… Çünkü, dedim ya, yaratılmış bir sistem ve bu sistemin sürdürülebilir kodları var en küçük birimlerinde bile… Ama insanoğlu öyle mi? Toplama ve biriktirmeye başladığı döneminden itibaren, daha önce çok çektiği doğadan intikamını almaya başlayarak kendi düzenini kurmuştur.
Aslında insanın da içinde bulunduğu bildiğimiz ilk düzen, bana göre harikulade bir düzendi. Akarsular, göller, denizler, ağaçlar, böcekler, kuşlar… İnsanoğlu haricinde her şey, o denge unsuru içinde döngüye ayak uydurmuş ve sürekliliğini de o dengede asırlarca korumuştur.
Tıpkı su gibi… Su da öyledir. İlköğretim düzeyindeki her insanın bilebileceği bir bilgidir suyun devinimi. Biliriz ki su, sistemden asla kaybolmaz. Çünkü buharlaşır, gökyüzüne karışır; yağmur olarak, dolu olarak, kar olarak geri döner. Ya da, yeraltı suları olur, akarsuya karışır, göl olur, denize dökülür ama yine gelir bizi bulur.
Peki, su kaybolmuyorsa sorun nedir? Bence sorun, o hoyratça ve bencilce davranan insanoğlunun “suyu yönetememesi”dir. Yaptığı da, beceriksizliğinden bahsetmek yerine, suçu doğaya atıp adına “iklim krizi” diyerek geçiştirmektir. Maalesef, kendi düzenimiz için doğayı dize getirdiğimizi sandığımız bu dönemde, doğanın don olayıyla, kuraklık sebebiyle, sel, deprem vb. geri dönüşleriyle bize verdiği mesajları anlamayacak kadar da duyarsızız…
Hepimizin de bildiği gibi suyun en fazla kullanıldığı ve kayıpların en fazla olduğu sektör tarım sektörüdür. Durum böyle iken ve buradaki soruna çözüm arayışında olmamız gerekirken, toplumu yönlendirmek için kullanılan en önemli algı aracı televizyon ekranlarına bir bakın! Su tasarrufu konusunda sorumluluk sahibi olduğunu düşünen medya şirketleri, sosyal sorumluluk projelerine imza attığı söylenen devasa şirketlerin kampanyalarına bir bakın! “Sizce bir çamaşır makinesinin 3 litre daha az su harcaması mı daha kritik, yoksa tarımda suyu israf eden sistemlerin değişmesi mi?” Televizyonlarda “bulaşık makinemiz üç litre az su harcıyor” diye reklam yapan, sosyal sorumluğuna toz kondurmayan devasa şirketler ile birlikte hareket eden medya şirketleri mi daha samimi, yoksa ülkemizdeki suyun %70’inden fazlasını kullanan tarım sektöründeki vahşi sulamayı durdurmak mı daha kritik?
Hiç, “Hasan Abi, Mesut Kardeş, tarlanızı damla sulama yöntemi gibi modern sistemlerle sulamalısınız” diyen büyük bir kampanya gördünüz mü? Göremezsiniz.
Uzattığımın farkındayım ama, yaşadığımız tüm bu sıkıntıların sebebi yine insanoğlunun ta kendisi olduğu gerçeğini defalarca kez söylemek geliyor içimden. Bunu da çoğumuz biliyoruz ama maalesef uygulamada yokuz. Ve geç kalıyoruz, inanın çok geç kalıyoruz. Tarih, imkansızlıklar altında suyu yönetmeyi bilen toplulukların nasıl geliştiğine de, doğayı ve suyu yönetemeyen uygarlıkların nasıl yok olduğuna da çok şahitlik etmiştir.
Yapay zekadan bahsettiğimiz bu dönemde, gücümüzü doğanın kucağında, onun konforuyla bir yaşam sürmek için kullanmak yerine, onu sürekli yontuyoruz ve hatta yok etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Yoksa, doğal dengenin bozulmasına neden olan ormansızlaşmaya, yanlış sulama tekniklerine, kimyasal gübrelerin ve zirai mücadele yöntemlerinin aşırı ve bilinçsiz kullanımına izin vererek bu düzeni bozmazdık.
Haa… bana göre yonttuğumuzu sanıyoruz. Zira doğa yontuluyormuş gibi görünse de, her defasında kendini yenilediği gerçeğini bize kendi diliyle acı acı hatırlatıyor, biz de her defasında unutarak kendimizi kandırıyoruz.
Değerli dostlar, “gelişmiş ve mantık kuran bir beyin, akan suyun tersine yüzülemeyeceği gerçeğini biliyorsa; doğaya karşı değil, doğaya uyumlanarak hayatta kalmanın daha kolay olduğu gerçeğini de kavraması zor olmayacaktır” diyerek, Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi koridorlarında zamanında çok konuşulmuş ve benim de duyduğum acı bir ihanetin hikayesinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Evet, yanlış duymadınız, bana göre büyük ihanet. Binlerce yıl öncesinden bilinen ama teknolojik uyumluluk adına son dönemde İsrail’de, hatta dünyada bile henüz tam gelişmemişken, Çukurova bölgesinde bir doktora tezi olarak hazırlanmış “damla sulama” sistemleri projesinin, ülkemiz adına tescillenip geliştirilmesi gerekirken yurt dışına satılmasıyla, bu topraklarda modern sulamaya belki de yarım asır geç kaldığımızı biliyor muydunuz? Bu satış, sadece bir patent kaybı değil, aynı zamanda verim kaybı ve su israfıyla geçen on yıllar demektir.
Sevgili Dostlar, işte suyu yönetememenin bedelini ödediğimiz bu çağda, benim için sadece bir tarım havzası olmayan; o pamuk tarlalarının kokusuyla, o narenciye bahçelerinin serinliğiyle yoğrulmuş bir Mühendis olarak mesleki doğumumun da beşiği olan Seyhan ve Ceyhan Havzası’ndaki (Çukurova) bereketle nasıl bir gelecek inşa edebileceğimize, gelin ikinci bölümde bakalım.
Bölüm 2: Seyhan ve Ceyhan Havzası’nın (Çukurova) Kimlik Kartı
Sınırlar ve Ruh: Çukurova’mın sınırları, Toros Dağları’nın güney yamaçlarından Akdeniz’in masmavi sularına kadar uzanır. Adana merkezdir. Mersin’in Tarsus’undan Osmaniye’ye ve Hatay’ın Dörtyol’una kadar o devasa bereket üçgenini kucaklayan bir havzadır Çukurova. Ruhunda, pamuk işçimizin alın teri, narenciye bahçelerimizin mis kokusu ve karpuz tarlalarının neşesini taşır.
Toprak ve İklim: Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin binlerce yıldır taşıdığı alüvyonlarla oluşmuş, ülkemizin en büyük ve en verimli delta ovasıdır Çukurova. Bu topraklar o kadar derin, o kadar zengin ve o kadar cömerttir ki, doğru su yönetimiyle yılda iki, hatta üç farklı ürünün hasat edilmesine imkan verir. Akdeniz ikliminin sıcak ve uzun yazları ile ılıman kışları, bu topraklara adeta bir “doğal sera” özelliği kazandırır.
Sosyolojik Yapı: Emeğin ve Ateşin Harmanı: Sevgili Dostlar, Çukurova’mın insanı da toprağı gibidir; sıcak, cömert ve bereketli… Ama aynı zamanda o toprağın ve güneşin verdiği bir “ateş” taşır içinde. Yüzyıllardır bu topraklarda harmanlanmış Avşar, Varsak gibi Türkmen boylarının o koruyucu ve sahiplenici ruhu, bugünün Çukurovalısının genlerine işlemiştir. Bu yüzden toprağına, ürününe, memleketine olan düşkünlüğü dillere destandır. İşin en önemlisi, bu sosyoloji sadece tarlada değil, aynı zamanda tarıma dayalı sanayide de kendini göstermiş ve sıra sıra fabrikaları bölgesine kurdurmuştur.
Ne Planlamalıyız? Bir Üretim ve Sanayi Üssü
Çukurova’nın bu kimliği, bize ne yapmamız gerektiğini adeta haykırıyor:
Bitkisel Üretim: Bu havzamız, ülkemizin pamuk, mısır, soya, yer fıstığı, narenciye (portakal, mandalina, limon, greyfurt) ve karpuz kalesidir. Özellikle tekstil ve yağ sanayisinin ham madde ihtiyacı, bu topraklardan karşılanmalıdır. Buğday hasadının ardından ekilen ikinci ürün mısır veya soya, bu havzanın en büyük zenginliğidir.
Tarıma Dayalı Sanayi: Çukurova Havzası, sadece bir tarla değil, aynı zamanda dev bir fabrikadır. Türkiye’nin en büyük mısır nişastası, bitkisel yağ, iplik ve yem fabrikaları bu havzanın kalbinde yer alır. Planlama yapılırken, bu sanayi tesislerinin ham madde ihtiyacı göz önünde bulundurularak yapılmalıdır.
Hayvansal Üretim: Yoğun bitkisel üretimin bir yan ürünü olan yem kaynakları sayesinde, büyükbaş süt ve besi hayvancılığı için bir merkez üssü olma potansiyeline sahiptir. Şimdi tam sırası işte! Çok değerli bir hocamızın hala kulaklarımda çınlayan o sözünü de buraya iliştirmeden geçemeyeceğim. Prof. Dr. Ali Kerim Çolak Hocam derdi ki; “Hayvansız toprak, topraksız hayvan olmaz.”
Su Ürünleri: Tarımsal olarak her şeye sahip bu havzamızın kıyı şeridi ve baraj gölleri de büyük öneme sahiptir. Bu alanlar, kültür balıkçılığı (levrek, çipura) için büyük fırsatlar sunmaktadır. Mevcut yapıların üzerine yapılacak planlamalarla kapasite kullanımı optimum hale getirilmelidir.
BENCE:
Sevgili Dostlar, bu havza doğru planlandığında sadece Türkiye’yi değil, Orta Doğu’yu ve Avrupa’yı besleyebilecek bir potansiyelin tam merkezindedir. Gelin, Çukurova’nın bereketini suyun aklıyla buluşturalım ve bu toprakları sadece Türkiye’yi değil, dünyayı besleyen bir merkez yapalım!
Haftaya, bu büyük çiftliğimizin bir başka can damarı olan, suyun ve bereketin Ege’ye can verdiği Gediz Havzası’nın sırlarını ve potansiyelinden bahsedeceğim.
“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”
Görüşmek dileğiyle.
Levent Özdemir
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş
Yönetim Kurulu Başkanı.

