Sorting by

×
TarımYazarlar

ENKAZDAN FİLİZE: DEPREM BÖLGESİNDE TARIMIN DÜNÜ, BUGÜNÜ VE YARINI…

    Bugün takvimler 6 Şubat’ı gösteriyor…
    “Asrın Felaketi”nin üzerinden tam üç yıl geçti. Mevsimler döndü, takvim yaprakları değişti; ama yüreğimizdeki o yangın hâlâ sönmedi. Acı, zamana karşı dirençlidir. Hayat bir şekilde devam ediyor.
    Ve hayatın devam ettiği yerde, tohumun toprağa düşmesi hepimizin boynunun borcudur. Çünkü Aşık Veysel’in dediği gibi: “Karnın yardım kazmayınan belinen, yine beni karşıladı gülinen.”
    Toprak… Enkazın altında kalsa da, bağrı yansa da, evlatlarını yitirse de bize küsmedi. Küsmeyi bilmez. Gül vermeye devam etti. Ve etmeye de devam edecektir.

Kıymetli dostlarım,
Deprem bize çok ağır bir bedelle bir hakikati yeniden hatırlattı: Tarım bir sektör değildir. Tarım bir Milli Güvenlik meselesidir.

Bu yüzden yaşadıklarımızı unutmak, “geçti gitti” demek mümkün değildir. Ama yas tutarken ders çıkarmak, acıyı sorumluluğa dönüştürmek de bizim görevimizdir.
Kaybettiklerimizin aziz hatırasına, geride kalanların omuz omuza mücadelesine ve toprağın başında nöbet tutan üreticilerimize saygıyla; o günkü acım hâlâ boğazımda düğümlüyken, üzerimdeki sorumluluğun bilinciyle bu satırları tarihe not düşmek istiyorum.

Çünkü o gece sadece insanlar enkaz altında kalmadı. Toprak da kaldı. Tohum da kaldı. Damızlık hayvan da kaldı. Aynı acıyı birlikte yaşadık. Ve bunu asla unutmayacağız.
Dostlarım; Depremden önce neydik, ne kaybettik, neler yapıldı ve yarınlar için daha neler yapılmalı? İşte şimdi bu soruların cevabını; sahadan, toprağın içinden, maskesiz ve makyajsız bir durum tespitiyle sizlerle paylaşmak istiyorum.

1. DÜN: BEREKETLİ HİLALİN KALBİ, TÜRKİYE’NİN “STRATEJİK SİGORTASIYDI”

Öncelikle şunu açıkça ifade etmek gerekir ki; depremin yaşandığı 11 ilimiz, haritamız üzerinde rastgele çizilmiş bir coğrafya parçası değildir. Burası, insanlık tarihinin “Bereketli Hilal” diye andığı o kadim üretim havzasının ta kendisidir. Medeniyetin toprağa ilk tohum attığı, buğdayın evcilleştiği, suyun medeniyetle buluştuğu coğrafyadır burası.

Bu bölge; Ülkemizin tarımsal hasılasının yaklaşık yüzde 15’ini sırtlayan, bitkisel üretimde ise çok daha yüksek paylara ulaşan dev bir üretim üssüydü. Rakamlar kuru istatistik değildi; gerçeği haykırıyordu.

• Malatya’nın kehribar sarısı kayısısı,
• Gaziantep’in zümrüt yeşili fıstığı,
• Çukurova’nın beyaz altını pamuğu,
• Hatay ve Kilis’in asırlara meydan okuyan zeytini ve narenciyesi…

Bu stratejik ürünlerde ülkemiz üretiminin yüzde 25 ila yüzde 40’ına varan oranlarla; bölge adeta ülkemizin gıda güvenliğinin teminatı, stratejik sigortası konumundaydı.
Üstelik mesele sadece tarlada bitmiyordu. İskenderun Limanı ve sınır kapıları sayesinde bu havza; Ortadoğu ve Körfez pazarlarına açılan güçlü bir ihracat kapısıydı. Üretilen her ürün, sadece iç piyasayı değil, dış ticaret dengemizi de ayakta tutuyordu.

GAP bölgesindeki sulama yatırımları ise geleceğin mimarisini kuruyordu. Her yeni sulama hattı, her açılan kanal; kuraklık riskine karşı atılmış stratejik bir adımdı. Bu coğrafya, sadece bugünün değil; ülkemizin en zor günlerinde sığınacağı üretim kalesiydi.

Kısacası… Bu 11 ilimiz, bir üretim alanı değil; Türkiye’nin tarımsal direncinin, gıda bağımsızlığının ve ekonomik istikrarının ana dayanağıydı.

2. O KARA GECE: GÖRÜNMEYEN YARALAR VE SİLİNEN “GENETİK HAFIZA”

Sevgili dostlar… O 6 Şubat gecesi saatler durduğunda; sadece şehirler değil, köylerimizin can damarları da sustu. Ahırlar, ağıllar, yem depoları ve o bereketli tarlaları işleyen traktörler bir anda beton ve demir yığınlarının altında kaldı.

Ancak enkazın altında kalan, pek konuşulmayan; parayla ölçülemeyecek, sigorta poliçeleriyle geri getirilemeyecek daha derin kayıplarımız da vardı.

• Toprağın Damarları Kesildi (Sulama Altyapısındaki Derin Hasar): O gece yer yarıldı, su yatağını şaşırdı. Binlerce kilometrelik sulama kanalı, yer altı boru hattı ve yılların emeğiyle açılmış artezyen kuyuları ya tamamen yıkıldı ya da işlevsiz hale geldi. GAP’ın bereket taşıyan bazı ana kollarında ciddi onarım ihtiyacı doğdu. Tarlayı besleyen damarların kesilmesi; yalnızca bir sezonluk üretimi değil, gelecek birkaç yılın verimini de risk altına soktu. Çünkü su kesildiğinde toprak susar; toprak sustuğunda bereket gecikir.

• Enkaz Altındaki “Genetik Mirasımız”: Yıkılan yalnızca taş ve tuğla değildi. Bu coğrafyanın binlerce yılda süzülerek oluşmuş biyolojik hafızası da o gece yara aldı. Çiftçimizin sandığında sakladığı ata tohumları, bu bölgeye özgü yerel hayvan ırkları, yılların emeğiyle ıslah edilmiş damızlık genetiğimiz… Hepsi enkazın altında sessizce kayboldu. Bir binayı yeniden inşa edebilirsiniz. Ama kaybolan bir tohumu, silinen bir genetik hattı geri getirmek bazen nesiller sürer. İşte bu yüzden o gece sadece yapılar değil; geleceğin potansiyeli de zarar gördü.

• Emeğin Çürümesi (Tedarik Zincirinin Kırılması): Soğuk hava depoları ve paketleme tesisleri bir iskambil kâğıdı gibi çöktüğünde; tonlarca elma, limon, narenciye enkaz arasında çürümeye terk edildi. Çürüyen sadece meyve değildi. Bir yıllık alın teri, çocukların rızkı, borcun ödenme umudu ve gelecek hasada dair kurulan hayaller de o enkazın içinde kaldı. Tedarik zincirinin kırılması; sadece üreticiyi değil, şehirlerdeki sofraları da etkiledi. O gece gıda güvenliğinin ne kadar kırılgan olduğunu hep birlikte gördük.

3. BUGÜN: DEVLETİN ŞEFKAT ELİ VE KÜLLERİNDEN DOĞAN “DİRİLİŞ”

Değerli Dostlar, Felaketin o ilk sabahında, daha toz duman dağılmadan devlet sahadaydı. Enkazdan sağ çıkan arkadaşlarımız, kardeşlerimiz, dostlarımız da sahadaydı. Birçoğu kendi acısını yüreğine gömerek… Kimi evladını, kimi yuvasını kaybetmiş olmasına rağmen; devlet memuru ciddiyetiyle, görev bilinciyle, sorumluluk şuuru ile sahadaydı.
Bu yalnızca kurumsal bir refleks değildi. Bu, millet olmanın refleksiydi. Sadece bir kurum değil; TÜRK halkı olarak sahadaydık. Topyekûn bir seferberlik hali vardı. AFAD’ından jandarmasına, belediyesinden gönüllüsüne, çiftçisinden sanayicisine kadar herkes bir ucundan tuttu. Kimisi kepçe başında, kimisi yem çuvalı taşıyarak, kimisi depremzede köylerde üretimi ayağa kaldırmak için plan yaparak…

O sabah sadece yaralar sarılmadı; aynı zamanda bir diriliş iradesi de ortaya kondu. Çünkü bu millet bilir ki; Yıkım büyükse dayanışma daha büyük olmalıdır.

• Can Suyunu Taşıyan Eller: Felaketin daha dumanı tüterken, aç kalan ağılların sessizliğine ilk dokunan yine devlet oldu. TMO, ambarlarının kapılarını ardına kadar açtı; yem tırları gecenin ayazında köy köy dolaştı. O yem çuvalları sadece hayvanların karnını doyurmadı, umudu da besledi. TİGEM ise “Gidenin yerine daha iyisini koyacağız” diyerek, telef olan hayvanların yerine yüksek vasıflı damızlıkları bedelsiz ve uygun maliyetlerle yetiştiricilere teslim etti. O teslimatlar bir hayvan teslimi değil, üretimin yeniden ayağa kalkma iradesiydi. Ahırlara giren her yeni can, köylünün yüreğinde yeniden atmaya başlayan bir nabız oldu.

• Beton Değil, Yuva Kuruldu: Yıkılan sadece evler değildi; hayatın düzeni, sabahın rutini, akşamın huzuru da enkaz altındaydı. TKDK’nın kırsal kalkınma hibeleri ve “Yerinde Dönüşüm” projeleriyle yükselen yapılar ise sıradan beton bloklar değildi. Modern ahırıyla, yem deposuyla, güneş gören bahçesiyle planlanan “Üreten Köy Evleri”, hem barınma hem üretim merkezleri olarak tasarlandı. Devlet, çiftçinin toprağından kopmaması için yalnızca çivi çakmadı; köy yaşamını yeniden inşa etti. Çünkü biliyordu ki çiftçi köyünde kalırsa tarım yaşar, tarım yaşarsa ülke ayakta kalır.

Bugün sahaya dönüp baktığımızda gördüğümüz tablo, inkârı mümkün olmayan bir “Diriliş” hikâyesidir. Enkazın altında kaldığı sanılan o bereketli toprakların yüzde 90’ından fazlası yeniden sürülmüş, yeniden tohumla buluşmuştur. Bir zamanlar sessizliğe gömülen tarlalar, bugün yeniden yeşilin diliyle konuşmaktadır.

Hayvancılık tarafında da toparlanma dikkat çekicidir. Yıkılan ahırların yerinde yükselen modern tesislerle birlikte üretim yeniden ivme kazanmış; hatta bazı işletmeler, devletin sağladığı imkânlar sayesinde hayvan varlığını deprem öncesi seviyelerin dahi üzerine taşımıştır. Bu sadece bir toparlanma değil, kararlılığın üretime dönüşmesidir.

Rakamlar bu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır: Sadece 2025 yılında deprem illerine tarımsal destek kalemi altında 17,4 milyar TL aktarılmış; TKDK aracılığıyla 2.455 kırsal kalkınma projesine 1,6 milyar TL hibe sağlanarak yıkılan işletmelerin yerine daha modern, daha dayanıklı ve daha verimli yapılar inşa edilmiştir.

Bugün fabrika bacaları yeniden tütmekte, konveyör bantları çalışmakta, traktör sesleri bir umut senfonisi gibi ovalarımızda yankılanmaktadır. Devlet, üzerine düşeni yapmış; yaraları sarmakla kalmamış, üretimin devamı için güçlü bir zemin hazırlamıştır. Ve bu çaba hâlâ sürmektedir.

4. EKONOMİ VE “SİGORTA” DERSİ

Yapılanlar devasadır ancak çiftçimizin üzerindeki “Maliyet Baskısı” ve “Psikolojik Yorgunluk” halen devam etmektedir. Ve bu felaket bize sahada çok acı bir gerçeği daha tescilledi: Tarım Sigortası (TARSİM).

Depremde sigortası olmayan üreticinin yaşadığı mağduriyet, bu bilincin ne kadar hayati olduğunu hepimize gösterdi. Artık biliyoruz ki; tarım sigortası bir lüks değil, bir hayatta kalma refleksidir, zorunluluktur. Nitekim 2025 ve 2026 yıllarında TARSİM kapsamına deprem riski açıkça dahil edilmiş, prim destekleri artırılmış ve bazı ürünlerde %10-15 ek indirim yolları açılmıştır. Bu acı ders, sistemin kendisini de geliştirmiştir.

5. YARIN İÇİN VİZYON: KADİM TOPRAKLARDA YENİ BİR “TARIM DEVRİMİ”

Kıymetli Dostlar, Bölgeyi yalnızca eski günlerine döndürmek yeterli değildir. Hedefimiz, bu kadim toprakları dünyanın gıpta ile bakacağı bir “Tarımsal Cazibe Merkezi” haline getirmek olmalıdır. Enkazdan ayağa kalkan bu coğrafya, artık sadece toparlanan değil; dönüşen ve yön veren bir üretim havzası olmalıdır. Bunun için de cesur, kararlı, vizyoner ve bütüncül bir yol haritasına ihtiyacımız var.

1. Teknoloji Üssü – Tarımın Silikon Vadisi: Deprem bölgesi, klasik teşvik anlayışıyla değil; stratejik bir akılla ele alınmalıdır. Burası bir “Tarımsal Teknoloji Pilot Alanı” ilan edilmelidir. Kadim bereketi çağın zekâsıyla buluşturmalıyız. Güneş enerjili akıllı sulama sistemleri, tarlayı santim santim izleyen sensörler, drone destekli rekolte takibi, dijital kooperatifçilik, yapay zekâ destekli hastalık erken uyarı sistemleri ve son sistem yazılım tabanlı ürün izlenebilirliği… Bu bölge, sadece üretim yapan değil; tarım teknolojisi ihraç eden bir Model Tarım Merkezi olmalıdır. Enkazdan bir “Tarımın Silikon Vadisi” çıkarmak hayal değil, strateji ve irade meselesidir.

2. Genetik Mirasın İhyası: Deprem yalnızca beton yapıları değil, biyolojik hafızamızı da yaraladı. Yerel damızlık genetik materyalin kaybı, uzun vadeli verim ve kalite riskidir. Üniversiteler, araştırma enstitüleri ve TİGEM iş birliğiyle kayıp genetik materyalin yeniden üretilmesi için acil bir “Genetik Rehabilitasyon Programı” başlatılmalıdır. Her ilde kurulacak Yerel Tohum ve Gen Bankaları, bu coğrafyanın sigortası olacaktır. Çünkü tohum, sadece üretim değil; kimliktir, mirastır, gelecek güvencesidir.

3. Tarım = Milli Güvenlik: Deprem bize ders kitaplarında yazmayan bir hakikati hatırlattı: Tarım bir sektör değildir; savunma sanayii kadar hayati bir Milli Güvenlik meselesidir. Kendi gıda arzını garanti altına alamayan bir ülkenin ekonomik ve siyasi bağımsızlığı eksiktir. Sınırları tankla koruyabilirsiniz; ama sofrayı koruyamazsanız bağımsızlığınız kırılgandır. Bu topraklar, ülkemizin gıda bağımsızlığının kalesidir ve stratejik planlamayla korunmalıdır.

4. Pozitif Ayrımcılık – Süper Teşvik Modeli: Deprem bölgesine sağlanan destek “yardım” değil; ülkenin geleceğine yapılan yatırımdır. Mazot, gübre ve enerjide en az 5 yıl süreyle uygulanacak özel bir Süper Teşvik Modeli hayata geçirilmelidir. Ayrıca TARSİM primlerinin %70-80’ine varan bölgesel desteklerle risk yükü çiftçinin omzundan alınmalıdır. Üreticinin cesaretini artıran her politika, ülkenin üretim kapasitesini artırır.

5. Psiko-Sosyal Tarım – Ruhu İyileştirmek: Traktör yenilenir, ahır yapılır, sulama hattı çekilir. Ama kırılan umut kolay tamir edilmez Sevgili Dostlar. Bu yüzden çiftçimizin yalnız cebine değil, ruhuna da dokunulmalıdır. Köylerde kurulacak “Toprakla Buluşma Atölyeleri”, genç çiftçi mentorluk programları, kadın üretici dayanışma ağları ve psikolojik destek birimleriyle üreticinin yeniden kök salması sağlanmalıdır. Çünkü biliyoruz ki; Çiftçi gülerse toprak güler. Toprak gülerse Türkiye güler.

BENCE: TOPRAK SADIKTIR, MİLLET BAKİDİR

Deprem; beton blokları, demir yığınlarını yerle bir etti. Ama bu aziz TÜRK MİLLETİ‘nin çelikten iradesini, mayasındaki o sarsılmaz dayanışma ruhunu yıkmaya muktedir olamadı.

Biz bir hakikate inanmışızdır: Tohum toprağa emanettir. Çiftçi köyüne emanettir. Devlet de milletine emanettir.

Ve emanete sahip çıkmak, bizim Töremizin gereğidir.

Toprak sadıktır… Toprak küsmeyi bilmez. Ne kadar yaralansa da, ne kadar sarsılsa da bir gün yeniden filiz verir. Yeter ki biz onun bağrını boş bırakmayalım, boynunu bükük koymayalım.
Kaybettiğimiz her bir canımıza Yüce Allah’tan rahmet diliyorum. Enkazın üzerinde yeniden hayatı yeşerten o nasırlı, emek kokan, öpülesi ellere de bin selam olsun.

Acımız büyük… Ama umudumuz da en az onun kadar büyük.
Unutmadık. Unutmayacağız. Ve üretmeye devam edeceğiz.

”Toprak Senin Özün Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün”

Levent Özdemir
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı

Enkazdan Filize: Deprem Bölgesinde Tarımın Dünü, Bugünü ve Yarını

toprak haber

Bir yanıt yazın