Sorting by

×

“Toprak Kokan Kalbim: Sivrihisar Anılarından Ege’nin Can Damarı Gediz’in Kurtuluş Reçetesine”…

    O Harmanlar, O İnsanlar ve Toprak Kokan Kalbim

    Sevgili Dostlar,

    Bana tarımın ne olduğunu sorduklarında, aklıma ne toprak analiz raporları gelir ne de verim istatistikleri… Aklıma, arpa tozuna karışmış babamın bir karış sakalı gelir. Aklıma, tarlanın ortasında yere serilmiş bir bezin üzerindeki güvecin kokusu, “Biçere” hazırlanan o eşsiz yemekler gelir. Aklıma, cami minaresinden yankılanan “Biçerdöver falan muhittedir komşular!” anonsuyla tarlalara koşan o güzel, hoşgörülü insanlar gelir.

Çünkü tarım, rakamların ve teknolojinin ötesinde, bir kültürdür. Kökleri binlerce yıl derinde olan, sosyolojik bir bağdır. Ben bu bağı, Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı, o zamanki adıyla Aşağı Kepen Köyü’nün bereketli topraklarında, on yaşımın o unutulmaz yazlarında iliklerime kadar yaşadım.

Okulun son zili, bizim için sadece bir yaz tatilinin değil, bambaşka bir hayatın başlangıcıydı. O hayat, şehrin gürültüsünden kopup gelen amcaların, halaların ve kuzenlerin kahkahalarıyla çiftliğimizin avlusunu doldurmasıyla başlardı. O hayat, bir yanda günde birkaç saatliğine gittiğimiz Kuran kursunun manevi disiplini, diğer yanda köyün sulama havuzlarında atılan çığlıkların, “öz” dediğimiz bahçelerden kaçamak meyve aşırmanın bitmeyen heyecanıydı.

Benim için yaz demek, iki aydır yüzünü görmediğim babamın dönüşü demekti. O ve emektar biçerdöverimiz, Çukurova’dan başlayıp Ege’yi dolaşan uzun bir hasat yolculuğundan dönerlerdi. Onların dönüşüyle köyde hayat durur, hayat tarlaya taşınırdı. Kahvehaneler, bastonuna yaslanıp uyuklayan birkaç yaşlıya emanet edilir, bütün köy karınca misali, arı misali harmana akardı.

İşte o tarlalarda duydum ben büyüklerimin en içten şakalarını, en muzip laf atmalarını. Normalde küçüklerin giremediği o dünyaya, babamın ve biçerdöverin torpiliyle girer, o devasa adamların çocuksu ruhlarına şahit olurdum. Herkesin çıkınından en güzel yemekler çıkarılır, dev bir sofra kurulurdu tarlanın ortasına. Erkeklerin o meşhur dedikodularını da orada dinledim: “Fatma ablanın kuru fasulyesi yine on numara,” “Ayşe’nin revanisi bu sefer pek olmamış,” “Münire Yengenin güveci de bir başka oluyor hani…” Her şey ne kadar saf, ne kadar içten, ne kadar bizdendi. O zamanlar imecenin ne demek olduğunu, insanların birbirine nasıl sevgiyle omuz verdiğini gözlerimle gördüm.

Ve final… Harmanın sonu, “İbrimacı” mevkisindeki en verimli tarlamıza saklanırdı. Başlangıç nasıl bir törenle olduysa, bitiş de öyle olurdu. Koyunlar kesilir, mangallar yakılır, dev bir veda partisi eşliğinde sezonun son buğdayı biçilirdi.

Ama asıl ritüel, sezonun bittiği ertesi Çarşamba günü Sivrihisar pazarında yaşanırdı. Sabahın köründe, bölgenin ne kadar biçerdöver sahibi, operatörü, yardımcısı varsa hepsiyle birlikte hamamın yolunu tutardık. O hamam, sadece bir yıkanma yeri değil, bir arınma mabediydi. Orada, bütün bir sezonun “yağı, yoğurdu, isi, pası, tozu” bedenlerden akıp gider, geriye tatlı bir yorgunluk kalırdı. Hamamdan çıkılır, işkembecide çorbalar içilir, berberde saç sakal ne varsa kesilir, “pak” olunurdu. En son da şehrin en büyük lokantasına, tabiri caizse “çökülürdü”. O gün kutlama günüydü; bereketin şerefine, alın terinin zaferineydi yapılan her şey.

Bazı fotoğraflar siyah beyazdır ama içindeki anılar capcanlıdır…
Yazımda bahsettiğim o “kültürün” ve “sosyolojik bağın” resmi budur.
Bir yanda toprağı işleyen nasırlı eller, bir yanda okumuş aydınlar, ortasında ise o bereketli geleceğin hayalini kuran biz çocuklar… Hepimiz o emektar biçerdöverin etrafında bir aileydik. Zaman geçti, o güzel insanlar birer birer toprağa karıştı
ama onların ektiği sevgi tohumları hala yüreğimizde yeşeriyor.

İşte ben, bu kültürün yaşayan tanıklarından biriyim Sevgili Dostlar… Cep telefonlarının olmadığı, anonsların minareden yapıldığı, insanların birbirine tarlada yetişmek için koştuğu o güzel günlerin çocuğuyum. Babam, amcam ve ismini sayamayacağım tüm o güzel büyüklerim şimdi toprak oldular ama bize o güzellikleri yaşattılar ya, Allah hepsinden razı olsun.

Bu yüzden benim sevdam nasırlı ellere, toprak kokan yürekleredir. Bu yüzden ben toprağa dair her şeyi, bu yüzden bu toprakların olduğu vatanıma bir başka tutkuluyum…

Sevgili Dostlar,

Peki, neden Ege’nin incisi Gediz Havzası‘nı anlatacağım bir pazar yazısına, İç Anadolu’nun kalbinde, Sivrihisar‘da geçen o çocukluk anılarıyla başladım?

Çünkü benim için ülkemin her bir tarım havzası, rakamlardan ve haritalardan ibaret değildir. Her birinin, tıpkı benim köyüm gibi, kendine has bir kültürü, biriktirdiği anıları, nesilden nesile aktardığı bir ruhu vardır. O harmanlarda öğrendiklerim, o nasırlı ellerden gördüğüm sevgi, hoşgörü ve saygı, bana bugün tarımsal bir coğrafyaya bakarken sadece rekolteyi değil, o rekolteyi yaratan insanın öyküsünü de görmeyi öğretti.

İşte o ‘toprak kokan kalp’ ile şimdi sizleri, İç Anadolu’nun bozkırından Ege’nin can damarına, ülkemizin en bereketli ve en hayati nehirlerinden birinin suladığı topraklara, Gediz Havzası‘na götürmek istiyorum. Gelin, şimdi de bu eşsiz havzanın toprağına, suyuna, insanına ve elbette o topraklara hayat veren Gediz’in hikayesine birlikte kulak verelim…

İşte Ege’mizin Can Damarı GEDİZ HAVZAMIZ

Sınırlar ve Ruh:

Her şey, Kütahya’daki Murat Dağı’nın serin yamaçlarında bir fısıltıyla başlar. O fısıltı, Gediz’dir. Önce cılız bir dere olarak yola çıkar, Uşak’ın platolarında nefeslenir, Manisa’nın altın ovasında bir saltanat sürer ve nihayet İzmir’in koynundan Ege’nin mavi sularına kavuşurken ardında flamingoların dans ettiği bir cennet bırakır. Gediz’in ruhu, Ege’nin efesinin ruhudur; toprağına mertçe basan, alnı açık, gönlü zengin bir ruh…

Toprak ve İklim:

Gediz’in asıl sihri, binlerce yıldır taşıdığı ve bir kuyumcu sabrıyla ovanın üzerine serdiği o bereketli alüvyal topraklardadır. Bu topraklar, Akdeniz güneşinin cömertliğiyle birleştiğinde, adeta bir simyacı gibi dokunduğu her tohumu altına çevirir. Yazların sıcak nefesi üzüm salkımlarını ballandırırken, kışların ılık yağmurları zeytin tanelerine can verir.

Sosyolojik Yapı:

Bu topraklarda takvimler, rakamlarla değil, doğanın ritmiyle işler. Hayatın akışını “bağ bozumu” belirler; o, sadece bir hasat değil, köylerin meydana taştığı, şükrün ve neşenin havaya karıştığı bir bayramdır. Gediz’in insanı, topraktan kazandığını toprağa yatıran, ama aklı hep bir sonraki nesle daha iyisini bırakmakta olan, kökleriyle gurur duyan, geleceğe umutla bakan bir yapıdadır.

Peki, Ne Planlamalıyız? Bir Üretim ve Sanayi Üssünü Daha da Nasıl Geliştirebiliriz?

Değerli Dostlar, benim bir bereket senfonisine benzettiğim bu havzamızda, her bir enstrümanın doğru notaya basmasını sağlamak adına yeni nesil bir planlama ve destekleme modeline ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Bitkisel Üretim:

Bitkisel üretim için her şeyden önce su… Gediz’in kurumaya yüz tutan kolları artık bize alarm veriyor. Bu yüzden, havzadaki tüm tarımsal sulamanın, acilen ve kararlılıkla damla ve basınçlı sulama sistemlerine geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu bir tercih değil, bir hayatta kalma stratejisidir. Bu dönüşümü de ancak havza bazlı özel hibe, düşük faiz hatta sıfır faizli kredi modelleriyle destekleyerek yapabiliriz.

Akıllı Tarım Teknolojileri: Teknoloji olmazsa olmaz. Toprağın ve bitkinin ihtiyacını anlık olarak ölçen sensörler, hastalık ve zararlıları tarlaya girmeden tespit eden drone’lar ve uydudan kontrollü dijital toprak analizlerini yaygınlaştırmalıyız. Hepimiz biliyoruz ki teknoloji, daha az kaynakla daha çok ve kaliteli ürün almamızın anahtarıdır.

Markalaşma ve Çeşitlendirme: Dünyaca ünlü “Sultani” üzümümüz var. Bu değeri daha da işleyerek bir “Ege Mücevheri” haline getirmeliyiz. Tütünü ve pamuğu coğrafi işaretlerle koruma altına almalıyız. Bunun yanında, meyvecilikte çeşitlendirmeye giderek, ihracat potansiyeli yüksek kiraz, badem, nektarin, sofralık incir, ayva ve nar gibi ürünlerin modern kapama bahçeleriyle üretimini teşvik etmeliyiz.

Sebzeciliğin Gücü: Gediz Havza’mız, ülkemizin salçalık domates ve biber ambarıdır. Bu gücü, jeotermal kaynakları da kullanarak modern teknolojik seracılıkla birleştirmeli ve kış aylarında da üretime devam ederek bölgeyi dört mevsim bir sebze üssüne dönüştürmeliyiz. Enginar, kuşkonmaz, taze fasulye gibi katma değeri yüksek sebzeler için sözleşmeli tarım modelini daha da yaygınlaştırmalıyız.

Tarıma Dayalı Sanayi:

Dünya’daki gücümüzü daha da hissettirmek istiyorsak, artık zeytinyağı sıkan değil, o yağdan hayat iksirleri yaratan; pamuğu çırçırlayan değil, o pamuktan dünya markaları dokuyan bir vizyonu hep birlikte yeşertmeliyiz.

Sözleşmeli Üretim Modeli: Bölgedeki sanayicinin, çiftçiyle doğrudan anlaşma yaptığı, “al-sat” yerine “birlikte üret” modeline dayalı ve çiftçiyi güvence altına alan bir sistem kurmalıyız. Oluşturulacak bu modelde sanayici istediği kalitedeki ürünü garanti altına alırken, çiftçimiz de pazar endişesi taşımadan teknolojisini yenileyecek ve üretimini artıracaktır.

Teknoloji ve İzlenebilirlik: Ürünlerin tarladan rafa kadar olan yolculuğunu takip eden ve devletin de denetleyici rol üstlendiği QR kod veya daha etkili yazılım tabanlı sistemler kurularak, hem gıda güvenliğini artırmak hem de “Gediz” markasına uluslararası pazarlarda büyük bir güven ve prestij kazandırmak için ciddi yatırımlar yapılmalıdır. Domates ve diğer sebzelerin atıklarından likopen gibi değerli bileşenleri elde edebileceğimiz biyoteknoloji tesisleri planlayarak ürettiğimiz ürünlerin katma değerini artırmalıyız.

Hayvansal Üretim:

Ovada dalgalanan mısır tarlaları ve yetiştirilecek diğer yem bitkilerini, büyük şehirlerin et ve süt ihtiyacını karşılayan modern çiftliklere nefes olacak şekilde planlamalıyız.

Teknolojik Verimlilik: Var olan ve planlanacak çiftliklerimiz, sürü yönetim yazılımları, otomatik süt sağım ve yemleme sistemleri gibi teknolojilerle donatılmalı, devlet destekli, ari ve modern işletmeler artırılarak hayvancılığın bel kemiği haline getirilmelidir.

Destekleme Modeli: Destekleme sistemi de havzamızın ruhuna göre planlanmalı, hayvan sayısına göre değil, üretilen sütün kalitesine, hastalıktan ariliğe ve teknoloji kullanım oranına göre prim sistemine dayalı olarak zamanında ve yeterli miktarda verilmelidir. Yapılacak bu uygulama, kaliteyi ve verimliliği de istenilen oranda artıracaktır.

Arıcılığın Gizli Hazinesi: Havzanın dağlık kesimlerinin florasında yer alan kekik, püren ve çam ormanları, arıcılık için paha biçilmez bir nektar kaynağıdır. Gezginci arıcılığın modern ve hijyenik koşullarda yapılmasını destekleyerek, “Bozdağ Kestane Balı”, “Murat Dağı Çiçek Balı” gibi yöreye özgü ballar için coğrafi işaret alınmalı, tanıtımları ve markalaştırılmaları yapılmalıdır. Arıcılık, bölgeye ek bir gelir kapısı açarken biyoçeşitliliğin korunmasına da büyük katkılar sağlayacaktır.

Su Ürünleri:

Gediz’in denizle kucaklaştığı o eşsiz deltayı, balıkların son sığınağı, kuşların cenneti olarak korumak önceliklerimiz arasında olmalıdır.

Öncelik Kirlilikle Mücadele: Bölgedeki sürdürülebilir balıkçılığın ve kültür balıkçılığının desteklenmesi bölgenin su ürünleri politikası için çok önemlidir ama öncelikli olarak nehri temizleyerek ve deltaya zehir taşımasının önüne geçerek bunu yapmalıyız. Bu çalışmalar için verilecek destekler, arıtma tesisi kurma ve temiz üretim teknolojilerine geçme şartına bağlanarak yapılmalıdır.

Kırsal Turizm: Tarladan Sofraya, Tarihten Doğaya Bir Deneyim:

Gediz Havza’mız öyle bir zenginliğe sahip ki, bu bereketli topraklar, sadece ürünleriyle değil, sunduğu eşsiz deneyimlerle de bir hazine olduğunu bize gösteriyor. Böyle bir hazineyi, doğaya ve kültüre saygılı bir turizm anlayışıyla ekonomimize kazandırmak bölgeye büyük avantajlar sağlayacaktır. Bunu da şu şekilde yapmalıyız:

Agro-turizm Rotaları: Başta bağ bozumu ve zeytin hasadı dönemleri olmak üzere, bölgeye gelen ziyaretçilerin de bu süreçlere katılabileceği tematik rotalar oluşturulmalı ve misafirlerin, kendi topladıkları üzümün şırasını tatmalarına, zeytinyağının fabrikadaki yolculuğuna tanıklık etmeleri sağlanarak bölgenin bu yönde gelişimine katkı sağlanmalıdır.

Gastro-turizm Köyleri: Gediz Havza’mızda bulunan ve hala yerel mimarisini koruyan köylerimizi “gastronomi köyleri” olarak markalaştırmalıyız. Bölgeye özgü meşhur otları, zeytinyağlıları, gözlemeleri ve yöresel yemekleri, üretildiği topraklarda, yerel halkın işlettiği butik restoran ve pansiyonlarda misafirlere sunarak gastro-turizm etkinliğini daha da artırmalıyız.

Eko-turizm ve Kültür Turları: Gediz Deltası’ndaki kuş gözlemciliğini, Bozdağlar’daki yayla ve trekking turizmini ve antik Sardes kentinin tarım tarihiyle birleştiği kültür rotalarını güncelleyerek, bölgenin tarım, tarih ve doğa ile birleşen bütüncül yapısını ortaya çıkarmalıyız.

BENCE:

Değerli Dostlar,

Sıra, en istemediğim, ifade ederken bile kahrolduğum madalyonun en karanlık, en acıtan yüzüne geldi… Gediz, bize atalarımızdan kalan bir gelin sandığı gibidir; içi bereket, umut ve hayat dolu. Ama biz, o sandığın üzerine her gün sanayinin pasını, şehirlerin kirini ve tarımın zehrini döküyoruz. Can damarımız olan nehri, maalesef kendi ellerimizle bir zehir yatağına çeviriyoruz.

Bu yüzden, burada her şeyi unutup konuşulacak ilk ve tek konunun, Gediz’i kurtarmak olduğunun altını kalın çizgilerle çizmek, hatta uygulayıcı beyinlere kazımak istiyorum. Bu, bir tercih değil, bir sorumluluk, bir mecburiyettir. O nehir temizlenmeden, o nehre zehir akıtan her bir kaynak kesilmeden, üzerine kuracağımız her plan, temeli çürük bir binaya kat çıkmakla eş değerdir. Gediz’i kurtarmak, sadece bir nehri değil; bir medeniyeti, bir kültürü ve çocuklarımızın geleceğini kurtarmaktır.

Sevgili Dostlar,

Haftaya, bu büyük çiftliğimizin bir başka can damarı olan, Karadeniz’in yeşilini İç Anadolu’nun bozkırına taşıyan, adıyla müsemma Yeşilırmak Havzası’nın sırlarından ve potansiyelinden bahsedeceğim.

“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”

Görüşmek dileğiyle.

Levent Özdemir
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş
Yönetim Kurulu Başkanı

''Toprak Senin Özün Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.''
.

Toprak haber

Bir yanıt yazın