Dağların Denize Sevdası: Karadeniz Havzası…
-
Değerli Dostlar,
Karadeniz insanı “inatçı” derler; doğru. Ama o inat, “imkansız” denileni başarmak içindir. O inat, sarp bir yamaca mısırı, çayı, fındığı “inatla” ekip, o dik yamaçtan bir “bereket” çıkarmak içindir. O “inat”, toprağın her zerresine, bayrağına, vatanına duyduğu “sevda”dandır. Onlar, bu ülkenin en zorlu coğrafyasında, milli birliğimizin çimentosu olmuş insanlardır.
Bu hafta sizleri, o “inatçı”, “akıllı” ve “vatan sevdalısı” insanların, “altın” değerli fındığın, çayın ve hamsinin anavatanı, Ülkemizin en yeşil, en dik ve en yağmurlu havzası olan Karadeniz Havzamıza götürmek istiyorum.
İşte Dağların Denize Sevdası: KARADENİZ HAVZASI
Sınırlar ve Ruh:
Karadeniz’in ruhu “dikey”dir. Artvin’den, Gürcistan sınırımızdan başlar; Rize’yi, Trabzon’u, Giresun’u, Ordu’yu, Samsun’u, Sinop’u, Zonguldak’ı ve Düzce’yi aşarak Kırklareli Istranca Dağları’na kadar uzanır. Burası “ova” değil, denize paralel uzanan sarp dağların, “yeşilin her tonunu” barındıran bir “duvar” gibi yükseldiği, gökyüzünün tüm cömertliğini sunduğu bir “yamaç”tır. Ruhu, fırtınalı denizi kadar hırçın, ama 3 bin metrelik yaylalarındaki sis kadar yumuşak ve içe dönüktür. Karadeniz; güneşi az gören ama “alın terini” herkesten çok bilen, sabırlı insanların yurdudur.
Toprak ve İklim:
Bu havzamız “su” havzasıdır. Ülkemizin en çok yağış alan, en nemli bölgesidir. Bu durmak bilmeyen yağmur, toprağını sürekli “yıkadığı için” Karadeniz’in toprağı asitlidir. Bu yüzden bu topraklar, “buğdayı” değil, çayı, fındığı, kiviyi ve “kokulu” mısırı sever. Bu iklim, toprağı “yeşil” tutar ama tarımı “zor” kılar.
Sosyolojik Yapı:
Bu havzamızın sosyolojisi, “imece” ve “gurbet” üzerine kuruludur. O “dikey” ruh, arazilerin “miras” yoluyla nesiller boyu bölünüp parçalandığından, küçük bahçeler tek başına geçim kaynağı değildir artık. Bu yüzden Karadeniz insanı aynı anda hem çiftçi, hem balıkçı, hem de gurbetçidir.
Sevgili Dostlar, Karadenizlinin en önemli özelliklerinden biri de şudur: Göç ettiği yerde sadece çalışmaz; hem orayı ihya eder hem de oraya Karadeniz’i götürür. Bir “hemşeri”derneği kurar, “imece” usulüyle birbirini kollar, kemençesini çalar, horonunu teper. O “inatçı” çalışkanlığı ve “zora karşı mücadelesiyle” bulunduğu yeri de dönüştürür. İşte bu yüzden onlar bu ülkenin “çimentosu”dur.
Havzanın Paha Biçilmez Değerleri:
Miras ve Tehditler
Değerli Dostlar, Karadeniz sadece çay ve fındıktan ibaret değildir. Bu havza, bizim genetik mirasımızdır. Yeşilin her tonunu barındıran ormanları, “ilaç” niteliğindeki endemik bitki türleriyle, orman gülleriyle doludur. O yaylalar (Kaçkarlar, Pokut, Sis Dağı), vatanımızın nefes borularıdır.
Denizi deseniz, bereketi “hamsi”dir. Karadenizli için hamsi bir balık değil, bir “kültür”dür; ekmeğidir, pilavıdır, türküsüdür. Bu yaylalar, bu endemik bitki örtüsü ve bu “gastronomi” ((Kara Lahana Çorbası, Mısır Ekmeği, Muhlama, Hamsi, Güveçte Fasulye) ülkemizin en büyük “tarım turizmi” potansiyelidir.
ANCAK… her güzel şeyin başına geldiği gibi bu paha biçilmez hazinemiz de, “çarpık yapılaşma” ve “rant” ile boğuşmaktadır. O yaylalara, o endemik bitki örtüsünün kalbine çıkan o beton mikserleri, o “yeşil” ruhumuzu ve mirasımızı maalesef yok etmektedir. Son dönemlerde eşsiz arazilerimizin, özellikle Körfez ülkelerinden gelen yabancılara “plansız” satışı ise, o “ulusalcı” duruşumuzu tehdit eden en büyük tehlikelerden biridir.
Böyle bir DEĞER için neler planlanmaz ki, neler yapılmaz ki! Yapacağım öneriler belki de çok yüzeysel olacaktır ama bildiğim tek şey; tarihi, coğrafi, sosyolojik, kültürel ve siyasi olarak pozitif ayrımcılık yapılabilecek belki de tek bölgemizdir. Bu kesin düşüncemin altını kalın harflerle çizdikten sonra naçizane, bu bölgemize neler yapabiliriz gelin birlikte bakalım.
Ne Planlamalıyız? Bu Dağınık Gücü Nasıl Toparlarız?
Bitkisel Üretim (Fındık, Çay, Kivi):
Biliyoruz ki, “Fındık, Allah’ın bu coğrafyaya, Karadeniz’in o sarp yamaçlarına bahşettiği, dünyada başka hiçbir iklimin taklit edemeyeceği, ‘altın’ değerinde stratejik bir mirastır.” Bizim de “Milli Meselemiz”dir. Bu yüzden meseleye önce, Türk Fındığı gerçeklikleri üzerinden görmek ve ona göre ulusal bir politika kurmakla başlamak gerekir. Yine biliyoruz ki fındığımızın üretim aşamasındaki en büyük sorunumuz “yaşlı bahçeler” ve bu bahçelerin bakımsızlığıdır. Neden? Çünkü sosyolojisi bozulmuştur. Bahçelerin büyük bölümünün sahibi ya İstanbul’da, ya Almanya’da ya da başka bir yerdedir. Bu insanlarımız, “sadece fındık toplamak için” bahçeye geldiği için bakılmayan bahçenin verimi de haliyle her geçen sürede düşmüştür. Bu döngünün artık kırılması gerekir. Milli meselemize nasıl önem veriliyorsa bu konuda da herkes üzerine düşeni artık yapmak zorundadır. Üretim konusunda, verim ve kalitenin eş değer artırılması için projeler üretilip acilen uygulamaya konulması gerekir. Ürünün değerlendirmesi konusunda ise; bugün o dev alıcının yaptığı işi, daha önce Sağra ile yaptığımız gibi tekrar yapıyor duruma gelmemiz gerekir. Bu milli markayı, bu katma değerli yapıyı yeniden nasıl ayaklandıracağımızın çözümü de tektir ve bunun için ulusalcı bir duruş yeter ve FİSKOBİRLİK’i hemen “tek ses” haline getirerek başlayabiliriz.
Bölgenin diğer hazinesi ise, “Yağmurlu Havzamın altın Suyu Çay”dır. Bu vesileyle, çayı bu bölgeye getirerek o sarp yamaçları birer “yeşil altın” fabrikasına dönüştüren Rahmetli Zihni Derin büyüğümüze de sonsuz minnetimi sunmak isterim. Ancak bugün, çayda da ciddi sorunlarımız var. Maalesef çaylıklarımız, hem yaşlandı hem de geçmişte yapılan “yanlış gübreleme, yenileme vb.” uygulamaları ile yorulan bir toprağı var artık. Burada ilk olarak, önemli kurumumuz olan ÇAYKUR‘un, çiftçiyi merkeze koyacağı çalışmaları daha da artırması gerekir. Çözüm, “kaliteli yaprağa ciddi fiyatlar vererek” yani üreticiyi ödüllendirerek başlar. ÇAYKUR, çaylıkların yenilenmesi ve “yorulan” toprağın ıslahı konularında bilimsel çalışmalarını daha da hızlandırmalıdır. Kotaların tespiti ve uygulamasında üreticinin merkezde olduğu süreçlere yer vermesi, AR-GE çalışmalarını çeşitlendirerek elde edeceği katma değerli ürünlerin (beyaz çay, yeşil çay, soğuk çay konsantreleri vb.) rekabetçi piyasada ekonomik kazanca dönüştüreceği ve bu kar payını çiftçiye bir şekilde destek olarak geri döneceği yapının oluşturulması şarttır.
Ve bu iki devin Fındık ve Çay yanında, ‘akılcı tarım’ vizyonumuzun sahadaki en somut meyvelerinden biri olan ‘yeşil altın’ Kivi‘yi de unutmamalıyız. Fındığa ve çaya bağımlı kalan bir bölgenin ‘ürün çeşitlendirmesi’ ve ‘risk yönetimi’ adına attığı stratejik bir adımdır. Kivi, yüksek katma değeri ve ihracat potansiyeliyle, Karadeniz’in o ‘inatçı’ ruhunun ‘akılcı’ bir plana dönüştüğünün kanıtıdır.
Ancak, burada sadece ‘üretim artışını’ alkışlamakla yetinilmemeli; Kivi, ‘altın’ değerindedir ama ‘cam’ kadar da kırılgandır. İklim krizinin (özellikle zirai don) bu hassas ürün için en büyük tehdit olduğunu unutmamalıyız.
Bu nedenle, kivi de ‘liderlik’ hedefi, mutlaka ‘tesisleşme’ hedefiyle birleşmelidir. Bu konuda; o 25 bin tonluk rekolte hedefini, ‘soğuk hava lisanslı depoculuğu’ ile taçlandırmak en akıllı davranış olacaktır. Ürünü dalından ‘pazara sürmek’ değil, o depolarda ‘kıymetlendirerek’ 12 ay boyunca piyasaya sürmektir.
Hayvansal Üretim, Arıcılık ve Balıkçılık:
Bu bölgemiz, “besi” hayvancılığından ziyade “süt ve süt ürünleri” için bir cennettir. Zira 3 bin metrelik yaylalarda, sadece bu coğrafyamıza özgü o paha biçilmez endemik bitki türleri ve orman gülleri ile beslenen hayvanların sütü, sıradan bir gıda değil, o ‘yeşil’ mirasın tüm aromasını ve şifasını içinde barındıran ‘altın’ değerinde, ‘markalaşmaya’ hazır bir hazinedir. Ama yaylalarımız da artık boşalmaya başladı. Çözüm, o ‘altın’ sütü, yayladan kamyon tankerlere döküp, ovadaki büyük fabrikalarda ‘kaybetmek’ değildir. Çözüm, o boşalan yaylaları “aile işletmeciliğini” ve “kooperatifçiliği” merkeze alarak yeniden canlandırmaktır. Vizyonumuz, o yaylalarda kurulacak “butik, modern ama geleneksel” mandıralarla; sütün, aromasını kaybetmeden, yerinde “markalı” ve “coğrafi işaretli” yayla tereyağına, Minzi peynirine, yoğurda dönüşmesi olmalıdır. O sütün gerçek değeri, litreyle değil, “doğayı bozmayan” gastronomi rotalarımızda (Peynir/Muhlama Rotaları) bir “deneyim” olarak satıldığında ortaya çıkacaktır.
Ve arıcılık… O, Karadeniz’in belki de en kıymetli hazinesidir. Sadece Anzer değil, UNESCO korumasındaki o “biyosfer rezervi” olan Macahel Vadisi… “Saf Kafkas Arı Irkı”nın gen merkezi… Buradan çıkan bal, “ilaç”tır, “katma değerin” zirvesidir. Ancak bu “ilaç” gibi kıymetli miras, en büyük zaafımız olan “korumasızlık” ile yüz yüze. Bu genetik hazinenin en büyük düşmanı, o “biyosfer rezervi”ne dışarıdan giren, “Saf Kafkas” ırkımızı “melezleştiren” o “kontrolsüz gezginci arıcılar”dır. En büyük tehdit, bu paha biçilmez balın “sahtecilik” ve “tağşiş” ile piyasada değersizleştirilmesi, tüketicinin güveninin sarsılmasıdır. Bu eşsiz vadiyi “Milli Güvenlik” meselesi olarak görmekle başlamalı çözüm. O vadiyi “arı girişine kapalı” bir “genetik kale” ilan etmektir çözüm. Çözüm, “karekod” ve “dijital izleme” sistemleriyle her kavanozun “kovandan sofraya” garantisini, o “DNA” saflığını tüketiciye sunmaktır. Çözüm, Macahelli üreticileri “tek bir güçlü kooperatif” çatısı altında birleştirip, destekleme olanaklarını artırarak bu “altın” sıvıyı dünyaya “markalı”, “hikayesi olan” bir “sağlık iksiri” olarak pazarlamaktır.
Balıkçılıkta ise, geleneksel “hamsi” kültürümüz mirasımızdır. Ancak bu miras, bugün en büyük tehlikelerimizden olan “deniz kirliliği” (evsel ve endüstriyel atıklar) ve “sürdürülemez/vahşi avcılık” (trol ve gırgır) tehdidi altındadır. O hırçın ama bir o kadar da bereketli olan denizin bereketi, gözümüzün önünde kurumamalı. Buradaki acil görevimiz, bu kültürü korumak için “sürdürülebilir avlanma kotalarını” tavizsiz uygulamak ve o denizi “Marmara’nın kaderine” terk etmemektir. “Hamsiyi ‘korurken’, aynı zamanda yeni ‘mavi vatan’ mucizemiz olan, Karadeniz’in o soğuk sularında yetişen ve Norveç somonuna kafa tutan ‘Karadeniz Somonu’nu (Türk Somonu) da ‘geleceğimiz’ olarak görmeliyiz. Bu balık, ülkemizin ‘katma değerli’ ihracat vizyonunun sudaki yansımasıdır. Çözüm, bu ‘altın’ balığın üretimini, “doğayı kirletmeyen” (çevresel etkisi denetlenen), “akılcı” ve doğayı bozmayan “modern” kafes sistemleriyle destekleyerek, Karadeniz’i sadece fındıkta değil, su ürünleri ihracatında da bir dünya markası yapmaktır.
Kırsal Turizm ve Ormancılık: (Doğayı Bozmadan!)
Sevgili Dostlar, İşte en büyük yaramız ve en büyük potansiyelimiz: Çarpık yapılaşma! Turizm “kitle” değil, “kalite” odaklı olmalı. Karadeniz turizmi, otel turizmi değildir; bu, “eve dönüş” turizmidir. Her yaz, “gurbetten” dönen yüz binlerce Karadenizli’nin, o yaylalardaki şenliklerde (Kadırga, Sis Dağı, Ayder) buluşmasıdır. Bu, “kültür haline gelmiş” bir sıla-i rahimdir; bizim otantik, en “yaşayan” mirasımızdır. Görevimiz, bu yaylaları “beton otellere” ve Arap turistlere yönelik “çarpık yapılaşmaya” kurban etmek değildir. Bizim görevimiz, o “beton mikserlerini” o yaylalardan söküp atmaktır. Size Toskana’yı örnek vermek istiyorum. Toskana “bağ rotaları” ile nasıl zenginleştiyse, benim Karadeniz’imde ondan kat ve kat daha zenginleşebilir. Bölgemizi “kalite” odaklı bir cazibe merkezi yapmalıyız. Macahel gibi “Arıcılık Rotaları”, o paha biçilmez endemik bitki türleri (orman gülleri) için “Endemik Bitki Gözlem Rotaları” ve o eşsiz lezzetler için “Peynir/Muhlama Rotaları” oluşturmalıyız. Ormanlarımızdaki odun dışı ürünleri (kestane, mantar vb.) ekonomiye kazandırırken, “Milli Park” veya “Jeopark” statüsüyle o “yeşil” mirası koruyacak planlamalar yapmalıyız. Altını çizerek ya da daha iddialı, altına gövdemi koyarak diyorum ki; Çözüm, “kitle turizmi” değil, “doğayı bozmadan” yapılan, “kaliteli” ve “gastronomi” odaklı “tarım turizmi”dir.
Tarımın Finansmanı: (Pozitif Ayrımcılık Şart!)
Yazımın başlarında Karadeniz Havzamız için ‘pozitif ayrımcılık’ demiştim. İşte finansman, bu ayrımcılığın en çok gerektiği yerdir. Yukarıda kendimce bahsettiğim o “akılcı” planlamaların finansmanı için, Devletimizin hibe mevzuatları, kamu ve özel finans kurumlarının kredi politikaları, bu havzamız için çok daha esnek hale getirilmek zorundadır. Neden mi? Çünkü; “güneşi az gören ama alın terini herkesten çok bilen” o “sabırlı” insanlar için yapılacak yatırımların geri dönüş sürecinde, finans kurumlarının da “sabırlı” olması gerekecektir. Bu bölgemizde, finans kurumları için en kritik sosyolojik engel, o “parçalı arazi” yapısıdır. Bu küçük araziler, bankalar için “ipotek” değeri taşımaz ve çiftçi krediye ulaşamaz. Bence çözüm: Elbette acil olarak Arazi Toplulaştırması… Ama bu uzun bir süreç. O zamana kadar asıl çözüm, “bireysel kredi” duvarını aşmak, “kooperatif kredisi” köprüsünü kurmaktır. FİSKOBİRLİK gibi yapılar, üyeleri adına finansmana ulaşıp, bunu “gübre, ilaç, damlama sulama” olarak sahaya yansıtmalıdır. Kredi, “üretim taahhüdüne” bağlanmalıdır.
BENCE:
Değerli Dostlar, Karadeniz Havzası, ülkemizin “inatçı” gücüdür. Bu havza, coğrafyanın tüm zorluklarına rağmen Türkiye’yi fındıkta dünya lideri yapmış, çayda kendi kendine yeterli kılmıştır. Ancak bu “inatçı” ruh, bu “alın teri”, artık “akıl teri” ile birleşmek zorundadır. “Tekrar tekrar söyleyeceğim” ki, bu havzamızın en büyük düşmanı; o sarp yamaçlara tırmanan “beton mikseri”, o “yaşlı” fındık bahçelerindeki “bakımsızlık” ve o “parçalı” gücümüzü sömüren “küresel manipülasyon”dur. Çözüm; o yamaçlara “bilimi”, “katma değeri”, “mavi vatanı” ve en önemlisi “doğayı bozmayan” korumacı turizmi taşımaktır. Eğer bu parçalı gücü “bütüncül” bir akılla yönetemezsek, o “altın” değerli fındığımızı ve o “yeşil” mirasımızı kaybetmeye devam ederiz.
Gelecek hafta, “Ülkemizin “et ve süt ambarı” olan, sert iklimin ve yüksek meraların “alın teriyle” yoğrulduğu; Fırat ve Dicle’nin doğduğu o kadim havzamız; Doğu Anadolu Havzası‘nda buluşmak dileğiyle…
“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”
Levent Özdemir
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı

