Mayıs 2026 Analizi: Bozkırda Fırtına, Limanda Kuşatma…
-
Bereketin Gölgesinde Bir Mayıs Muhasebesi
Değerli Dostlar,
Şöyle bir durup geriye baktığımızda; hani geçen ay sizinle dertleşirken tarımdaki o sinsi şişkinliğe dikkat çekmiş ve “Tarımda iltihap kronikleşiyor” demiştim ya… İşte bugün önüme düşen uluslararası raporlama şirketlerinin verilerine baktığımda, maalesef yine haklı çıkmanın o buruk tadını yaşıyorum. Keşke yanılsaydım diyorum ama rakamlar ve sahadaki gerçekler öyle demiyor.
Geçen ay teşhisini koyduğumuz iltihap, bugün vücudun her yanına yayılmış durumda. Ateş henüz düşmedi dostlar; aksine küresel ticaret yollarında, o devasa nakliye koridorlarında her gün yeni mevziler açılıyor, yeni engeller türüyor. Pencereden baktığınızda Nisan yağmurlarının bereketiyle seviniyoruz, evet, toprak suya doyuyor ama o yağan yağmurun altında sadece başaklar değil, çiftçimizin ıslanan borç senetleri de duruyor.
Bu ayki tablomuz maalesef bir pembe dizi değil; tam tersine, limanlarda yükselen o hırçın navlun dalgalarıyla boğuşan, bozkırda ise borç sarmalıyla imtihan edilen bir üretim ordusunun hikayesidir. Şimdi gelin, bu fırtınalı denizde gemimizi nasıl yüzdüreceğiz, o raporların satır aralarında bize kurulan “kuşatmalar” neler, birlikte bakalım.
1. BUĞDAYIN YOLCULUĞU: BOLLUK İÇİNDE DARLIK
Karadeniz hattı yine bildiğiniz gibi… Rusya buğday ihracatında 2025/26 sezonu için 53,9 milyon ton gibi devasa bir rakama ulaştı. Ancak bu bolluk bizi yanıltmasın. Rusya Tarım Bakanlığı, ihracat vergisini ton başına 2.500 Ruble bandına çekerek musluğu kontrol altında tutuyor. Raporun rakamlarına göre IKAR, 2026/27 buğday üretim tahminini 90 milyon tona, ihracat projeksiyonunu ise 46,5 milyon tona indirdi. SovEcon ise 89,7 milyon ton üretimle zıt yönde tahmin yapıyor. Yani Karadeniz’de “bolluk” diye haykırılan rakamlar bile aslında jeopolitik musluğun sıkı tutulduğunun itirafıdır. Vergi şu an nominal sıfır görünse de lojistik, sigorta ve Kızıldeniz gerilimiyle birleşince limanlarımızdaki kuşatma daha da belirginleşiyor.
Burada kritik bir nokta var: Rusya’nın vergilerle oynaması piyasada rahatlama gibi görünse de aslında fiyat üstünlüğünü yeniden ele geçirme hamlesidir. Çünkü bugün küresel buğday ticaretinde rekabet sadece ürün fiyatıyla değil; limana erişim, sigorta maliyeti ve teslim süresiyle kazanılıyor. Kızıldeniz hattındaki her gerilim, Karadeniz’in lojistik önemini artırıyor. Bu nedenle Türkiye’nin sadece üretim değil; liman, depolama ve taşıma altyapısını da stratejik güvenlik unsuru olarak görmesi şarttır.
2. UN VE MAKARNA SANAYİSİ: İHRACAT ŞAMPİYONUNUN HAMMADDE SINAVI
Un ve makarna ihracatında dünya lideri olmamızla gurur duyuyoruz ancak bu madalyanın bir de arka yüzü var. Bugün sanayicimizin önündeki en büyük risklerden biri “düşen ihracat birim değeri”dir. Miktar bazında güçlü görünsek bile, ton başına elde edilen gelirdeki gerileme sanayicimizin marjını eritiyor. Yani artık mesele sadece daha fazla ihracat yapmak değil; daha yüksek katma değerli ihracatı sürdürülebilir kılmaktır. Bültenin yurt içi değerlendirmesi de bunu doğruluyor: Un sanayii “çok keyifsiz”; ihracat düşerken iç talep sıkıntısı ve atıl kapasite rekabeti kârlılığı eritiyor. Hasat yükünün büyük kısmını yine TMO’nun çekeceği bir sezonda, sanayicimizin hammadde güvenliğini yerli üretimle değil de ithalatla sağlama çabası, bacaların ilelebet tüten ateşini söndürme riskini taşıyor.
3. BAKLİYAT PİYASASI: BOZKIRIN SESSİZ DİRENİŞİ
Bakliyatta durum temkinli bir bekleyişe bıraktı yerini. Kırmızı mercimek ve nohutta iç piyasa arzı, ithal ürünlerin maliyet baskısı altında kalmaya devam ediyor. Özellikle lojistik maliyetlerin bakliyat gibi birim değeri düşük ürünlerde yarattığı yük, çiftçimizin kâr marjını eritirken tüketicinin mutfağına zam olarak yansıyor. Kanada’dan gelen güçlü ihracat rakamları (kuru bezelye %28, mercimek %26 artış) iç piyasadaki arzı baskılarken; lojistik maliyetlerin yarattığı yük, çiftçimizin cebinden değil, mutfağımızdaki huzurdan kesiyor. Bakliyatta kendi kendine yeten ülke vizyonumuz, sadece bir hedef değil, mutfağımızdaki huzurun garantisidir.
4. MISIR VE ARPA: YEM DEPOSUNDA SESSİZ ALARM
Hayvancılığımızın ana girdisi olan mısırda dışa bağımlılık Mayıs ayında da risk barındırıyor. Mayıs ayında açılan 3 milyon tonluk düşük vergili mısır ithalat kotası, aslında piyasanın yeni sezona dair kaygısını açık biçimde ortaya koyuyor. Bültenin açıkça belirttiği gibi 20 Nisan – 31 Temmuz dönemi için 3 milyon ton mısıra %5 tercihli gümrük tarifesi kotası açıldı; kota aşılırsa %130 tarife devreye gelecek. Yağışların ekim takvimini geciktirmesiyle birlikte yem sanayisi şimdiden ithalat güvenliğine sarılıyor. Eğer yeni sezonda iklim dalgalanmaları devam ederse, hayvancılık sektörümüz yem maliyetleri üzerinden ikinci bir enflasyon prangasıyla karşı karşıya kalacak.
5. GÜBRE VE ENERJİ: JEOPOLİTİK PRANGA
Kıymetli dostlar, şimdi gelin biraz daha derine, tarlanın tabanına inelim. Bir bültenin girişinde öyle bir ifade var ki adeta durumun vahametini mühürlemiş: Başta akaryakıt olmak üzere gübre dahil hemen her üründe o eski, bildiğimiz ticaret dengeleri artık yok. Savaş atmosferi sadece sınırları değil, üretim maliyetlerimizi de darmadağın etti.
Şunu iyi anlamamız lazım; bugün bizim çiftçimiz tarlasına bir çuval gübre atmak için bayiye gittiğinde aslında sadece bir bitki besini almıyor. O çuvalın içine elini attığında; Brent petrolün 80-85 Dolar bandındaki o hırçın seyrini satın alıyor, Karadeniz’in lojistik fırtınasını ve savaş riskini de beraberinde evine götürüyor. Yani enerjiye göbeğinden bağlı bir üretim çarkının içindeyiz.
Bakın dostlar, tehlike büyük. Gübre fiyatlarının bu denli yüksek ve ulaşılamaz kalması sadece bugünün meselesi değil; bu durum önümüzdeki sezonun hasadını, rekoltesini şimdiden ipotek altına alıyor. Eğer üreticimiz maliyet baskısı altında ezilip toprağına hak ettiği o bir çuval gübreyi veremezse, yarın karşımıza çıkacak olan o devasa gıda enflasyonunun önünü hiçbir yama, hiçbir ithalat sopası tutamaz. Toprağa hakkını helal ettiremezsek soframızdaki ekmeği de koruyamayız.
6. SU ÜRÜNLERİ VE ARICILIK: MAVİ VATANIN VE YAYLANIN SABRI
Değerli Dostlar, biraz da iç sularımızdan ve o tertemiz yaylalarımızdan gelen seslere kulak verelim. Su ürünleri sektörümüzde bu ay, Anadolu’nun bozkırındaki baraj göllerinden çıkıp dünya sofralarına uzanan o gurur verici “somon”yolculuğunu ve şükür ki barajlarımızdaki su seviyelerinin yükselişini konuşuyoruz. Bereket var, su var; ama gelgelelim o suyun içindeki maliyet fırtınası dinmiyor. Özellikle enerji yoğunluğu, tesislerimizin maliyet kalemlerinde artık her zamankinden daha ağır hissediliyor. Mavi Vatan’ın rızkını sofraya getirmek her geçen gün daha büyük bir sabır ve sermaye gerektiriyor.
Öte yandan, arıcılık tarafına baktığımızda durum daha da hassas. Kovanlar yaylaya çıkmak, o binbir çiçekle buluşmak için gün sayıyor; fakat arıcımızın önündeki nakliye giderleri maalesef o süzme baldan daha tatlı gelmiyor. Mazotun, nakliyenin ve konaklama maliyetlerinin ağırlığı altında kovan taşımak artık sadece bir emek değil, bir kahramanlık meselesi oldu. Şunu asla unutmamalıyız: Arı, doğanın sessiz dengesidir. Eğer arıcının cebindeki o delik büyürse, bu sadece balın azalması demek değildir; bu durum yarınki meyvenin, sebzenin, yani o hayati tozlaşmanın da kaybı demektir. Arıyı yaşatamazsak doğayı da soframızı da koruyamayız.
7. STOK ARTIK DEPO DEĞİL, STRATEJİDİR
Dostlar, dünya artık “tam zamanında tedarik” döneminden çıkıyor. Limanların kilitlendiği, savaş koridorlarının değiştiği bir çağda stok; maliyet değil güvenliktir. Türkiye gibi hem üretici hem ithalatçı hem de ihracatçı bir ülke için lisanslı depolar artık sadece ticaret alanı değil, milli gıda savunma hattıdır. Bültenlerin yurt içi ortak değerlendirmesi de bunu teyit ediyor: Hasat yükünün kamu tarafından çekileceği, özel sektörün stoklarını son derece sınırlı tuttuğu bir sezon bizi bekliyor. Rekoltedeki bolluk bir tehdit değil; tam tersine, lisanslı depoları ELÜS kredileriyle çalıştırarak arzı öteleyebilmek milli gıda savunma hattımızın en kritik parçasıdır. Bugün güçlü stok yönetemeyen ülkeler yarın raflarını yönetemez hale gelir.
8. ÇİFTÇİ BORÇLARI: NİSAN YAĞMURU GİTTİ, BORÇ YÜKÜ KALDI
İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Geçen ay “Nisan yağmurları borç getiriyor” demiştik, Mayıs ayında o borçlar artık takas edilemez hale gelmeye başladı. Çiftçimizin kredi borcu geçen aya göre %12 oranında bir artış ivmesi kazandı. Çiftçi bugün sadece ürün üretmiyor; aynı zamanda faiz taşıyor, vade taşıyor, risk taşıyor. Eskiden üretici yağmura bakardı, bugün banka faizine bakıyor. Tarladaki bereket artsa bile finansmana erişim zorlaştığında çiftçinin alın teri bilanço yükünün altında eziliyor. Üreticiyi sadece desteklemek değil; finansal olarak nefes aldırmak artık milli üretim kapasitesini korumanın şartıdır.
BENCE:TARIMSAL SAVUNMA HATTI ŞART
Dostlar, buraya kadar ifade ettiğim her şeyin, Mayıs ayı raporunun soğuk verilerini bir teraziye koyarsak özeti şudur: Tarım artık sadece tarlada başlayıp mutfakta, sofrada biten o eski bildiğimiz süreç olmaktan tamamen çıkmıştır. Bugün tarım; lojistiğin, finansmanın ve en önemlisi jeopolitiğin tam merkezinde birleştiği devasa bir “milli güvenlik cephesi” haline gelmiştir. Artık dünyada tarım ürünleri sadece birer ticaret kalemi, birer mal değil; ülkelerin siyasi dayanıklılığını, bağımsızlığını belirleyen en stratejik güç unsurlarıdır.
Bakın, bültenin başından sonuna kadar o bereketli hasat beklentisini okuyoruz, seviniyoruz; ama diğer yanda limanlarımızdaki “lojistik kuşatma” ve koca bir hasat yükünü TMO’nun tek başına omuzlama gerçeği de bir aslan gibi karşımızda duruyor. İşte bu yüzden her fırsatta söylüyorum: Tarım artık sadece tarlada biten bir hikâye değildir. Bu dava; limanda, depoda, banka koridorlarında ve o çetin diplomasi masalarında kazanılan bir istiklal mücadelesidir.
Bu yüzden artık meselemiz sadece “daha fazla ne üretiriz” sorusuyla sınırlı kalamaz. Ürettiğini taşıyabilmek, onu en sağlıklı şekilde depolayabilmek, üreticiyi finanse edebilmek ve bu çarkı sürdürülebilir kılmak zorundayız. Tarımda tam bağımsızlık; artık yalnızca pulluğun ucunda değil, limandaki vincin kolunda, lisanslı deponun silolarında ve bankacılık sisteminin adaletinde kazanılacaktır.
Hep dediğimiz gibi dostlar; toprağına bakmayan, yarın geleceğine ağlar… Ama bugün limanına, deposuna ve stokuna liyakatle sahip çıkmayan da yarın kendi market rafını, kendi mutfağını yönetemez hale gelir.
“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”
Levent ÖZDEMİR
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı


