Site simgesi Toprak Radyo Televizyonu

Tarlada Bereket, Piyasada Hesap; Üretimin, Maliyetin ve Kazancın Gerçek Yüzü…

Verim yönünden oldukça iyi geçen 2026 yılının sonuna yaklaşırken, karşımızda duran tam anlamıyla çok bilinmeyenli bir denklem var. Bilirsiniz, tarım üstü açık bir fabrikadır; işte tam da bu yüzden çiftçimiz bir üretim sezonu boyunca hep tetikte, hep teyakkuz halindedir. Geçtiğimiz sezonun gerçeklerine baktığımızda, gelecek sezonda da buğday ve arpada üretimin yükseleceğini tahmin ediyor ve elbette içten içe mutlu oluyoruz. Ama diğer yandan tarımsal hammadde ithalatımızın milyarlarca dolara tırmanması canımızı oldukça sıkıyor.

Evet, bazı ürünlerde ihracat miktarımız artarken birim satış fiyatlarımız da maalesef geriliyor. Dünya piyasalarında fiyatlar gevşese bile üreticimizin sırtındaki gübre, mazot, yem ve işçilik yükü bir an olsun hafiflemiyor. Bu çok önemli bir detay ve çok kritik bir mesele sevgili dostlar. Bu meselenin çözümünü tarladaki çiftçimizden bekleyemeyiz; bu meseleyi, “tarımın profesyoneliyiz” diyerek her fırsatta mangalda kül bırakmayan bizler ve sektörün karar alıcılarının çözmesi gerekiyor.

Görüldüğü üzere, iklim şartları elverdiği sürece çiftçimiz üzerine düşen görevi fazlasıyla yapıyor. O zaman yalnızca ne ürettiğimize bakmak yetmez; ürünün kaça mal olduğunu, hangi fiyattan satıldığını ve sonunda çiftçimizin cebinde ne kadar kazanç kaldığını da açıkça konuşmamız gerekiyor.

İşte önüme gelen ve değerli uzmanların büyük emekle hazırladığı raporlar, tam da bu dediklerimi anlatıyor. Gelecek sezonda bizi hangi sorunların ve hangi avantajların beklediğini öngörebilmemiz adına bu raporlar inanılmaz değerli bilgiler sunuyor. Hadi gelin, açıklanan bu taze veriler ışığında tarım piyasalarımızın kasım ayındaki görünümünü birlikte değerlendirelim.

1. HUBUBAT: REKOLTE YÜKSELİRKEN PAZARIN HESABI DEĞİŞİYOR

Kasım ayı itibariyle hububatta yüz güldüren, bir o kadar da umut veren üretim tahminleriyle karşılaşıyoruz. Tarım piyasaları bülteninde TÜİK verilerine dayanılarak paylaşılan güncel rakamlara göre, 2026 yılı buğday üretimimiz 24,8 milyon tona, arpa üretimimiz ise 10,1 milyon tona ulaştı. Geçtiğimiz yılla kıyasladığımızda bu tablo, buğdayda %38, arpada ise %67 gibi hiçte azımsanmayacak bir artış demek.

Ancak rekolte rekorları kırılıyor diye hemen kapılıp gitmeyelim; üretim artışıyla çiftçinin cebine giren kazancı kesinlikle birbirine karıştırmayalım. Ekim ayında Türkiye Ürün İhtisas Borsası’nda (TÜRİB) ekmeklik kırmızı sert buğdayın tonu ortalama 18.150 TL’den işlem gördü ve piyasada yaklaşık 173 bin tonluk bir hareketlilik yaşandı. Fiyatlar kağıt üstünde yatay seyrediyor gibi görünse de çiftçimizin ertesi sezona hazırlanırken sırtlandığı gübre, tohum ve bakım masrafları yerinde saymadığı gibi her geçen gün daha da katlanıyor.

Dünya piyasalarına baktığımızda ise karşımıza bambaşka bir rüzgar esiyor. Küresel ölçekte 2026/27 döneminde buğday üretiminin 822,39 milyon tona gerilemesi, uluslararası ticaretin ise 209 milyon ton bandına düşmesi öngörülüyor.
İşte tam bu noktada Karadeniz’deki lojistik düğümler işin rengini değiştiriyor. Rusya’nın ekim ayı boyunca gerçekleştirdiği buğday ihracatı 2,45 milyon ton civarında kaldı ve geçen yılın gerisinde seyretti. Demiryolu rakamları henüz tam olarak sisteme yansımadığı için bu geçici bir tablo olsa da Baltık limanlarından yapılan sevkiyatların ekimde 1,56 milyon tonu aşması dikkat çekici bir alternatif yol oluşturdu.

Lojistik güzergahlarının bu şekilde değişmesi, doğrudan navlun maliyetlerini yukarıya fırlatıyor. Ekim sonu verilerine göre Marmara limanlarına teslim maliyetlerinde Arjantin buğdayı 288 dolar, Fransız buğdayı 293 dolar, Rusya’nın Baltık çıkışlı buğdayı ise 293 ila 300 dolar arasında şekilleniyordu.

İçeride Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) yaptığı satışlar sanayicimizin hammaddeye ulaşımını bir ölçüde rahatlatıyor olsa da üreticimizin tarladaki alın terinin karşılığına yönelik fiyat beklentilerini doğrudan etkiliyor ve şekillendiriyor.

Kısacası sevgili dostlar; mesele yalnızca ambarlarımızı kağıt üstünde tonlarca ürünle doldurmak değildir. Esas mesele, o ambarları doldururken ezilen değil kazanan, yeni sezona borçla değil ekonomik güvenle ve huzurla başlayabilen bir çiftçi profili inşa etmektir.

2. UN VE MAKARNA: ÇOK SATMAK KADAR DEĞERLİ SATMAK DA ÖNEMLİ

Tarladan hasat ettiğimiz buğdayın değirmende öğütülüp fabrikalarda işlenmiş gıdaya dönüşmesi, ülkeye giren dövizin ve dış ticaretin yönünü doğrudan değiştiriyor.

Yılın ilk dokuz aylık TÜİK verilerine baktığımızda, un ihracatımız miktar bazında 1,45 milyon tona gerilerken, kasamıza giren toplam gelir 534 milyon dolarda kaldı. Geçtiğimiz yılın aynı döneminde bu rakam 639 milyon dolar seviyesindeydi. Üstelik ton başına ortalama satış değerimizin 378 dolardan 369 dolara inmesi, küresel pazarda sektörümüzün sırtındaki fiyat baskısını açıkça gözler önüne seriyor.

Makarnada ise tablo biraz daha farklı; burada miktar da toplam ciro da yukarı yönde hareket etti. Dış satımımız yaklaşık 1,27 milyon tona çıkarken, toplam gelirimiz 754 milyon dolara ulaştı. Ancak burada bir de madalyonun diğer yüzü var: Ton başına ortalama satış fiyatımız 631 dolardan 594 dolara geriledi. Yani pazar payımızı korumak veya artırmak için daha fazla çuval, daha fazla ton ürün sevk ettik; toplam kasayı büyüttük ama maalesef birim değerde azımsanamayacak bir kayıp yaşadık.

İşte tam bu noktada bisküvi ihracatımız, bize sanayide doğru yolun neresi olduğunu parmakla gösteriyor. Bisküvi dış satımımız 365 bin ton gibi nispeten mütevazı bir hacimde kalmasına rağmen, ülkemize 1,25 milyar doları aşan devasa bir gelir getirdi. Ton başına ortalama 3.426 dolarlık satış değeri, hammaddeyi ucuza dökme satmak yerine ileri işleme tabi tutmanın ve markalaşmanın yarattığı ekonomik gücün en net kanıtıdır.

Elbette bu ürünlerin her birinin fabrikadaki üretim maliyetleri, enerji giderleri ve pazar dinamikleri birbirinden farklıdır; dolayısıyla sadece ihracat birim fiyatlarına bakarak doğrudan bir karlılık karnesi çıkaramayız. Ancak şu gerçeği artık kabullenmek zorundayız: Tarımsal hammaddelerimizi sadece çuvallayıp hammadde olarak göndermek yerine, kendi tesislerimizde işleyip güçlü markalarla dünya raflarına taşıyabildiğimiz ölçüde ülkemize katma değer kazandırabiliriz.

3. MISIR, ARPA VE YEM: HAYVANCILIĞIN MALİYETİ TARLADA BAŞLIYOR

Hayvancılığımızın ayakta kalması, üreticimizin zarar etmeden süt ve et üretebilmesi her şeyden önce yem hammaddelerindeki dışa bağımlılığımızın bitmesine bağlıdır; çünkü bu işin temeli doğrudan tarlada başlıyor.
Resmi verilere baktığımızda tablo oldukça düşündürücü: Türkiye’nin 2026 yılı mısır üretimi 8,1 milyon ton olarak öngörülürken, yılın ilk dokuz ayında mısır ithalatımız 5,29 milyon tona dayandı ve bu kalem için dışarıya yaklaşık 1,34 milyar dolar döviz ödedik. Arpa cephesinde ise yeni sezon üretim tahminimiz 10,1 milyon tona yükselmesine rağmen, yılın ilk dokuz ayında 644 bin tonun üzerinde ithalat yapmaktan kurtulamadık. Tabii burada arpa ithalatının önemli bir kısmının, yeni mahsul ambarlara girmeden önceki o sıkışık ve ürünün az olduğu geçiş döneminde yapıldığını da göz ardı etmemek gerekiyor. Ekim ayında Türkiye Ürün İhtisas Borsası (TÜRİB) verilerine göre arpa ortalama 14.510 TL/ton, mısır ise 15.210 TL/ton seviyelerinden alıcı buldu.

Ancak asıl büyük ve can yakan fatura soyada karşımıza çıkıyor. İlk dokuz ayda gerçekleştirdiğimiz soya fasulyesi ithalatı 3,45 milyon tona yaklaşırken, kasamızdan çıkan para 1,64 milyar dolara ulaştı. Üstelik ton başına ortalama ithalat fiyatımız da 431 dolardan 476 dolara tırmandı. Yalnızca bu iki stratejik hammaddeye, yani mısır ve soyaya ödediğimiz toplam tutar ne yazık ki 3 milyar dolar sınırına dayanmış durumda.

İşte bu yüzden, hayvancılıktaki et ve süt maliyeti krizini yalnızca ahırın kapısında, yem torbasının fiyatına bakarak çözmeye çalışmak tam bir hayalciliktir. Kendi yem bitkileri üretimimizi artırmadan, meralarımızı hak ettiği ıslaha kavuşturmadan, uygun sulama yatırımlarını ülkenin dört bir yanına yaymadan ve yerli hammadde planlamasını aceleyle hayata geçirmeden bu kamburdan kurtulmamız mümkün değildir.

4. BAKLİYAT: SOFRANIN PROTEİNİ, TOPRAĞIN YARDIMCISI

Baklagiller dediğimizde mesele sadece soframızın protein ihtiyacını karşılamak değil; tarlanın nefes almasını, toprağın kendi kendine beslenmesini sağlamaktır. Fakat dış ticaret rakamlarına şöyle bir dönüp baktığımızda, bu stratejik ürünlerde yerli üretimimizi çok daha güçlü bir şekilde desteklememiz gerektiği gerçeği yüzümüze çarpıyor.

Ocak–Eylül dönemine ait verilere göre, nohut ihracatımız 13,9 bin tona gerilerken ithalatımız 48 bin tona dayandı. Kuru fasulyede tablo çok daha çarpıcı; sadece 1,3 bin tonluk bir ihracata karşılık tam 13,6 bin ton ithalat yaptık. Yeşil mercimekte ise ithalatımız 40,5 bin ton sınırını aştı. Kırmızı mercimekte ise durum biraz daha farklı; güçlü işleme sanayimizin etkisiyle hem dış satımımız hem de dış alımımız yüksek seyrediyor. Bu dönemde yaklaşık 324 bin tonluk ihracata karşılık 492 bin tonluk ithalat gerçekleşti. Dolayısıyla bu rakamları yorumlarken, ülkemizin bir un ve bakliyat üssü olduğunu unutmadan, kırma ve yeniden ihracat faaliyetlerini mutlaka hesaba katmalıyız.

Ben bakliyatın önemini asla sadece dış ticaret açığı veya fazlasıyla ölçmüyorum. Baklagiller, doğru planlama ve uygun bir ekim nöbeti (münavebe) sistemiyle, köklerinde barındırdıkları özel bakteriler vasıtasıyla havada serbest halde bulunan azotu toprağa bağlar. Yani tarlaya kimyasal gübre atmadan, toprağın verimliliğini adeta kendi elleriyle destekler, toprak yorgunluğunu giderir.

Tabii ki çiftçimize “hadi gelin, tarlanıza bakliyat ekin” demekle bu iş yürümüyor. Bölgeye en uygun tohum çeşidini bulmadan, sertifikalı ve kaliteli tohumu sağlamadan, doğru yetiştirme tekniklerini öğretmeden ve en önemlisi çiftçinin ürünü hak ettiği değerden satabileceği güvenilir bir pazar kurmadan başarıya ulaşamayız. Üstelik Türkiye genelindeki milyonlarca dekar nadas alanının uygun bölümlerini bu akılcı planlamayla üretime kazandırmak, hem topraklarımız hem de ekonomimiz için kaçınılmaz bir fırsattır.

5. SEBZECİLİK: ÜRETİM GÜCÜMÜZ VAR, PAZAR DENGESİMİZ ZAYIF

Kasım ayının bu ilk günlerinde, ülkemizin dört bir yanında açık alan sebzeciliğinin bereketli telaşı yavaş yavaş sona ererken, güneyin sıcağıyla birlikte Akdeniz havzasında örtü altı üretimi bütün hızıyla canlanıyor, seralar hareketleniyor.

Ancak seradaki üreticimiz için kasım demek, sadece tarlaya yeni fideleri dikmek demek asla değildir. Aksine bu dönem; ısıtma giderlerinin, elektriğin, kimyevi gübrenin, sulama maliyetlerinin, işçilik ücretlerinin ve bitki sağlığı ile ilgili harcamalarının yeniden ve kara kara hesaplandığı, üreticinin sırtındaki yükün daha da ağırlaştığı bir eşiktir.
Aslına bakarsanız sebzecilikteki temel meselemiz yalnızca dekar başına kaç ton ürün aldığımız değildir. Esas büyük düğüm, o ürünün tarladan çıkıp tüketicinin sofrasına uzanan o uzun ve meşakkatli yolda nasıl değerlendirildiği, o zincirin nerede koptuğudur. Tarladaki ucuz fiyatla marketteki yakan fiyat arasındaki o uçurumun büyümesinde; nakliye masrafları, dökülen ambalaj giderleri, yoldaki fireler, yetersiz depolama koşulları ve aradaki pazarlama halkaları hep birlikte rol oynuyor.

Eğer bu çarpık düzeni değiştireceksek, üreticimizin pazardaki boynunu bükük bırakmamak zorundayız. Bunun yolu da bellidir: Üreticimizin pazarlık gücünü arkasına alacağı güçlü kooperatifleri ve örgütlenmeleri kurmak, ürünün tarladaki ömrünü uzatacak ön soğutma ile paketleme altyapısını yaygınlaştırmak ve çiftçiyi koruyan güvenilir sözleşmeli üretim modellerini hayata geçirmektir.

Unutmayalım ki; topraklarımızda daha fazla sebze üretmek ne kadar kıymetliyse, o tarlada üretilen sebzenin gerçek değerini korumak ve o değeri üretenin cebine koymak da bir o kadar bizlerin sorumluluğudur.

6. MEYVECİLİK: BAHÇENİN GELECEĞİ BİR YILLIK HASATLA ÖLÇÜLMEZ

Meyvecilikte 2025 yılının o kapkara geçen don ve kuraklık felaketlerinin ardından, 2026’daki kısmi toparlanmadan bahsederken istatistiklerin oyununa gelmemeli, düşük baz etkisini asla gözden kaçırmamalıyız. Bir yılın felaketinden sonra gelen o hafif artış, sakın ola bizi aldatmasın.

Çünkü meyve bahçeleri, öyle her yıl sökülüp yeniden ekilen tek bitkilere benzemez. Bugün ağacın kök hücrelerinde yaşanan o ağır su stresi, bilinçsiz veya yanlış yapılan budama işlemleri ya da önü alınamayan bir don zararı, sadece o yılın mahsulünü yakmakla kalmaz; sonraki yılların da verimini, ağacın can damarını derinden etkiler.
İşte tam da bu yüzden, iklim krizinin kapımızı çaldığı bu dönemde meyvecilikte erken uyarı sistemleriyle tetikte olmak, risklere karşı zırh kuşanmak artık lüks değil, hayati bir zorunluluktur. Doğru sulama teknikleri, ağacın dilinden anlayan koruyucu uygulamalar, toprakla yaprak analizlerine dayanan bilimsel besleme programları olmadan bu iş yürümez.

Tabii ki mesele sadece o meyveyi dalından koparmakla bitmiyor; o ürünün tazeliğini ve kalitesini ilk günkü gibi koruyacak modern soğuk hava depolarını ve üreticinin kazancını katlayacak güçlü pazarlama altyapısını da mutlaka kurmalıyız.

Bizim tarım faaliyetlerimizde ki asıl başarımız, şans eseri bir yıl rekor rekolte yakalamak olamaz, olmamalı da. Esas başarı; o emek emek büyütülen bahçelerin, aradan yıllar geçse bile sağlıklı, dinç ve üreticisine kazanç sağlamaya devam eden birer bereket ocağı olarak kalmasını sağlamaktır.

7. ZEYTİN, FINDIK, ÜZÜM VE İNCİR: KATMA DEĞERİ ÜRETİCİYLE PAYLAŞMALIYIZ

Zeytin, fındık, kuru üzüm ve kuru incir… Kıymetli dostlar, bunlar sıradan tarım ürünleri değil, bunlar; bu toprakların hem tarihsel mirası hem de dünya piyasalarındaki en güçlü ekonomik kozlarımızdır.

Fakat yıllardır süren acı bir gerçeği artık yüzümüze bir tokat gibi vurmak zorundayız: Bu muazzam ürünleri tarladan çıktığı gibi çuvallayıp sadece hammadde olarak dışarıya satmakla, kendi tesislerimizde en ince ayrıntısına kadar işleyip, pırıl pırıl ambalajlarla güçlü markalar altında dünyaya sunmak arasında dağlar kadar gelir farkı var. Adamlar bizden çuvalla alıyor, işleyip katbekat fazlasına dünyaya satıyor; kazanan eller yabancılar oluyor.

O yüzden işin doğrusunu atlamamak lazım: Fındığı sadece kabuklu olarak kamyona yükleyip göndermeyeceğiz; ileri işleme tabi tutarak, katma değerli mamule dönüştüreceğiz. Zeytinyağında merdiven altını değil, kalitenin peşinden koşacak ve tarladan şişeye kadar her aşamada izlenebilirliği sağlayacağız. Üzümde ve incirde ise hijyenik, güvenilir kurutma tesisleri kurarak; sınıflandırma ve modern ambalajlama uygulamalarıyla dış pazarlardaki elimizi kaya gibi sağlamlaştıracağız.

Elbette coğrafi işaretler ve o yöresel kimliklerimiz bu işin baş tacıdır. Ancak unutmayalım ki ne coğrafi işaret tabelası ne de süslü laflar tek başına para eder; o etiketler ancak arkasında çelik gibi bir kalite sürekliliği ve sıkı bir denetim mekanizması olduğunda gerçek ticari değer kazanır, çiftçimizin yüzünü güldürür.

İşte tam bu noktada, üretici birliklerimize, ziraat odalarımıza ve kooperatiflerimize hayati görevler düşüyor. Çiftçi örgütünün başkanı olmak; sadece çiftçimiz tarlasında felaket yaşadığında, tarlasına ayağına poşet geçirerek üstten üstten kibirle ortada dolaşmak değildir. Kooperatifçilik sadece mahsulü alıp tüccara pazarlamak demek hiç değildir; o birlikler ürün toplamanın çok ötesine geçerek depolama, işleme ve nihai pazarlama süreçlerinin tam göbeğinde yer almalıdır. Çünkü bizim asıl davamız ve hedefimiz bellidir: Bu ülkenin mahsullerinin dünya pazarında itibar görmesi ne kadar önemliyse, o kazancın ve refahın o tarlanın tozunu yutan, alnından ter akıtan çiftçimizin cebine de aynı adaletle yansıması o kadar şarttır.

8. YAĞLI TOHUMLAR, PAMUK VE ŞEKER PANCARI: SANAYİNİN HAMMADDE SINAVI

Yağlı tohumlar, pamuk ve şeker pancarı; hem tarım sanayimizin can damarı hem de dış ticaret dengemizin en hassas kantarıdır.
Resmi rakamlara baktığımızda, Türkiye’nin 2026 yılı ayçiçeği üretiminin 2,4 milyon ton civarında öngörülmesi ve geçen yıla kıyasla %22’lik bir artış göstermesi elbette yüzümüzü güldürüyor. Aynı şekilde kolzada da üretimin 235 bin tonu aşması bekleniyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne çevirdiğimizde tablo birden değişiyor: Yılın ilk dokuz ayında gerçekleştirdiğimiz ayçiçeği tohumu ithalatı 1,15 milyon tona ulaştı ve dışarıya ödediğimiz fatura 856 milyon doları buldu.

Şimdi çıkıp “Madem sanayimiz var, hammaddeyi dışarıdan alıp burada işliyoruz, ne var bunda?” diyebilirsiniz. Evet, dışarıdan tohum ithal edip kendi fabrikalarımızda kırma yoluyla sıvı yağ ve küspe elde etmek sanayicimiz için bir ticari fırsat alanı yaratabilir. Fakat mesele tam da burada düğümleniyor: İthalatın yapıldığı o hassas zamanlama ve uygulanan koşullar, tarlada çırpınan yerli ayçiçeği üreticimizin en masumane hasat fiyatını asla ve asla baskılamamalı, alın terini yarı yolda bırakmamalıdır.

Aynı sıkıntılı tablo pamukta da bütün çıplaklığıyla önümüzde duruyor. Yılın ilk dokuz ayında yaklaşık 868 bin ton pamuk ithalatı karşılığında dışarıya tam 1,48 milyar dolar döviz akıttık. Şüphesiz ki köklü tekstil sanayimizin güçlü bir hammaddeye ihtiyacı var; bu gerçeği kimse inkar edemez. Ancak pamuk üretimimizi artıracağız diye yola çıkarken, ülkemizin su kaynaklarının bugünkü içler acısı durumunu, kuraklık tehlikesini ve havza bazlı su yönetimini de kesinlikle göz ardı edemeyiz. Hesap kitap yapılmadan atılan her yanlış adım, gelecekte bizi susuzlukla baş başa bırakır.

Şeker pancarına geldiğimizde ise mesele sadece tonaj yarışından ibaret değildir. Çiftçimizin tarlada döktüğü alın terinin karşılığını; tarladaki polar değeri (şeker oranı), tescilde kesilen haksız fireler, fabrikaya nakliye çilesi ve imza atılan sözleşme şartlarının adilliği belirler.

Özetle; bu üç stratejik alanda da ortak ve acil ihtiyacımız bellidir. Sanayici ile üreticiyi birbirinin rakibi olarak gören kafayı bir kenara bırakıp, aralarında uzun vadeli, güvene dayalı ve dengeli bir hammadde tedarik sistemi kurmak zorundayız.

9. HAYVANCILIK: HAYVAN SAYISINDAN ÖNCE ÜRETİM EKONOMİSİNİ DÜŞÜNMELİYİZ

Hayvancılık sektörümüzün bugünkü haline baktığımızda, sorunu sadece ahırdaki hayvan sayısıyla ölçmenin ne kadar yanıltıcı olduğunu çok net görebiliyoruz. Yılın ilk dokuz aylık dış ticaret verilerine göre, büyükbaş canlı hayvan ithalatımız 599,5 bin başa dayandı ve bu ithalat için dışarıya akıttığımız döviz tam 1,13 milyar doları buldu.
Şüphesiz ki, içerideki et arzını dengelemek ve piyasayı rahatlatmak adına canlı hayvan ithalatı belirli dönemlerde geçici bir can suyu olabilir. Fakat bu asla kalıcı bir çözüm olamaz; olmamıştır da. Sektörde kalıcı ve sağlam bir refah istiyorsak, reçete gayet açıktır: Kendi yerli damızlık varlığımızı korumak, buzağı kayıplarını sıfırlayıp verimliliği artırmak, meralarımızı yeniden yeşertmek ve en önemlisi kendi yemimizi kendi tarlamızda üretmek zorundayız.

Ekim ayına ait piyasa rakamlarına göz attığımızda, dana karkas et fiyatının Ankara Ticaret Borsası’nda ortalama 584,5 TL/kg, Ulusal Kırmızı Et Konseyi (UKON) verilerinde ise 586,1 TL/kg seviyelerinde olduğunu görüyoruz. Fiyatlar buralarda gezinirken asıl büyük yangın ise yem çuvalında oldu. Süt yemi 19,73 TL/kg, besi yemi ise 19,31 TL/kg bandına tırmandı. Geçen yıla kıyasla bu artışlar süt yeminde %46’yı, besi yeminde ise %48’i geride bıraktı.

Yem giderleri üreticinin sırtına bu derece acımasızca yüklenirken; bizler çiftçiye “Sen sadece hayvan sayını büyüt, ahırını doldur, bu işi öyle çöz” diyemeyiz, bunu bekleyemeyiz. Çünkü bugünkü maliyet yapısıyla devam edilirse hayvan sayısı artabilir ama üreticinin borcu daha büyür, batan işletmelerin sayısı da artar.

Eğer bu ülkenin hayvancılığını kurtaracaksak; yerli yem üretimini ayağa kaldırmalı, mera ıslahını devlet politikası yapmalı, hayvan sağlığını ve damızlık genetiğini geliştirmeliyiz. En önemlisi de o hassas süt-yem ile et-yem paritesini üreticinin kar edeceği bir dengede mutlaka kurmalıyız.

10. KANATLI VE YUMURTA: MİKTAR ARTIYOR, BİRİM DEĞER GERİLİYOR

Kanatlı sektörü ve yumurta üretimi, ülkemizin hızlı döner sermayesi ve ihracattaki en dinamik kollarından biridir. Ancak yılın ilk dokuz aylık dış ticaret karnesini masaya yatırdığımızda, rekor kırıyoruz diye sevinirken aslında nasıl bir fiyat sıkışması yaşadığımız net bir şekilde görülüyor.

Yumurta ihracatımız miktar bazında tırmanışa geçerek yaklaşık 169,6 bin tona ulaştı ve buna bağlı olarak toplam gelirimiz de 418 milyon doları buldu. Fakat işin can alııcı noktası ton fiyatında saklı: Geçtiğimiz yıl ton başına 3.538 dolar olan satış değerimiz, bu dönem 2.465 dolara çakıldı. Yani Türkçesi şu; kamyonları doldurup daha fazla yumurta ihraç ettik, kasaya giren toplam parayı kağıt üstünde büyüttük ama her bir ton ürün karşılığında cebimize giren ortalama kazanç ciddi şekilde eridi.

Beyaz et cephesinde ise durum ne yazık ki daha da sıkıntılı; orada hem ihraç ettiğimiz miktar geriledi hem de toplam gelirimiz düştü. İhracatımız 334 bin ton civarında kalırken, elde ettiğimiz gelir 428 milyon dolarda kaldı.
Aslında ülkemiz kanatlı sektörü üretim altyapısı, tesis gücü ve tecrübesi dünyayla yarışacak düzeyde ama içeride fahiş artışlar gösteren yem maliyetleri ile dış pazardaki o acımasız fiyat rekabeti üreticimizin boynunu büküyor, kar marjlarını bıçak sırtına getiriyor.

Bundan sonraki rotamız ve stratejimiz sadece “daha çok ton ihraç ettik” diye ellerimizi ovuşturmak olmamalıdır. Esas hedefimiz; arkadaki üretim maliyetlerini akılcı bir şekilde yönetirken, ihraç ettiğimiz ürünün birim satış değerini yükseltmek ve sektörde kalıcı bir gelir istikrarı sağlamak zorundadır.

11. SU ÜRÜNLERİ: BÜYÜMEYİ SUYUN SAĞLIĞIYLA BİRLİKTE PLANLAMALIYIZ

Evet üç tarafımız denizlerle çevrili ve bu ülkemiz için çok büyük bir avantaj. İç sularda devasa potansiyele sahibiz. Levrek, çipura ve son yıllarda parlayan yıldızımız Türk somonu gibi su ürünlerimiz dünya pazarında artık adından zihnimize kazınan bir başarıyla söz ettiriyor. Dış pazarlardaki bu güçlü yerimiz elbette gurur verici.

Ancak su ürünleri yetiştiriciliğinde “ne kadar çok kafes atarsak o kadar çok kazanırız” mantığıyla hareket edemeyiz; çünkü doğanın da, suyun da bir dayanma sınırı vardır. Suyun kendi kendini yenileme kapasitesi, sudaki oksijen dengesi, çevresel atık yükü ve olası hastalık riskleri tek tek hesaba katılmadan yapılan bilinçsiz kapasite artışları, maalesef uzun vadede kendi ellerimizle kendi bindiğimiz dalı kesmekten başka bir işe yaramaz.

Bugün sektörü ayakta tutan veya batıncaya kadar zorlayan temel unsurlar gayet nettir: Yem maliyetlerinin boyutu, balık sağlığının yakından takibi, havzalardaki en uygun yetiştirme koşulları ve tarladan çatala kadar uzanan o kesintisiz soğuk zincirin titizlikle kurulması.

Çok net söylüyorum; denizlerimizi, göllerimizi ve su kaynaklarımızı gözümüz gibi korumadan, su ürünleri üretimimizi asla kalıcı biçimde büyütemeyiz.

12. ARICILIK: ARININ DEĞERİ BALDAN DAHA BÜYÜKTÜR

Kasım ayının bu serin rüzgarları, arıcılarımız için de kovan başında çok kritik bir mesainin başlamasını ifade eder. Bu dönemde kolonilerin kışa kusursuz hazırlanması, peteklerdeki besin stoklarının titizlikle kontrol edilmesi ve varroa gibi amansız hastalıklarla mücadele edilmesi arıcının hayati görevlerindendir.

Bu konudaki düşüncem net ve her zaman söylediğimi yine tekrar etmek isterim ki; arıcılık mesleğini sadece kavanozdaki bal üretimiyle sınırlı görmek, bu minicik kahramanların doğaya sağladığı devasa katkıyı inkar etmek olur. O sevimli doğa harikası canlıların meyve bahçelerinde, sebze tarlalarında, yağlı tohumlarda ve yem bitkilerinde gerçekleştirdiği o kusursuz tozlaşma faaliyeti, aslında bütün bitkisel üretimimizin ve gıda güvenliğimizin temel taşıdır. Arı varsa bereket var, arı yoksa verim yarı yarıya düşer.

Bunu söylerken gezginci arıcılarımızın sırtındaki yükün her geçen gün ağırlaştığını da söylemeden geçemeyiz. Yollardaki nakliye çilesi, konaklama yerlerindeki bitmek bilmeyen sıkıntılar, iklim krizinin getirdiği ani hava değişimleri ve ne yazık ki bilinçsiz zirai mücadele yüzünden kitleler halinde ölen arılar acil çözüm bekleyen kanayan yaralarımızdır.

Artık tarımsal destekleme modellerimizde arıcılığa sadece “bal üreticiliği” gözüyle bakmaktan vazgeçmeli; “tozlaşma hizmetinin” stratejik önemini mutlaka kavramalıyız. Çiftçimizle arıcımızı birbirine rakip değil, tarlanın iki ayrılmaz yoldaşı olarak görüp aralarındaki iş birliğini en üst seviyeye taşımak zorundayız.
Unutmasınlar ki; o narin arılarımızı korumak, sadece bal kovalarını doldurmak demek değildir; doğrudan bu ülkenin tarımsal üretiminin ve yarınlarının geleceğini korumaktır.

13. TARIMDA FİYAT MESELESİ: ÇİFTÇİNİN GERÇEK KAZANCI NEDİR?

Piyasaları konuşurken enflasyon rakamlarına, endeks tablolara takılıp kalıyoruz; ama bence ortada gerçeği yansıtmayan büyük bir yanılgı var. Ekim ayında yıllık tüketici enflasyonu %31,5 düzeyinde gerçekleşirken, Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi’nin (TÜFE-ÜİFE) eylül verisi yıllık %19’luk bir artışa işaret ediyor.

Şimdi kalkıp da “Bakın enflasyon şu kadar, üretici fiyatları bu kadar arttı, demek ki çiftçi bu işten karlı çıkıyor” diyebilir misiniz? Kesinlikle diyemezsiniz! Çünkü tablodaki o rakamlarla çiftçinin tarlada ödediği gübrenin, mazotun, yemin, tohumun, elektriğin ve işçiliğin fiyatı asla aynı hızda artmıyor; girdi maliyetleri her zaman o endekslerin fersah fersah önünde koşuyor.

Üstelik işin içine girdiğinizde her ürünün kendine has, bambaşka bir maliyet sıkıntısı olduğunu görürsünüz. Devlet desteğiyle sulamalı tarım yapan bir çiftçiyle, tamamen gökten yağan yağmura boyun eğerek kuru şartlarda üretim yapmaya çalışan çiftçinin giderleri bir mi? Tabii ki değil.

İşte bu yüzden, tarımsal geliri masaya yatırdığımızda sadece ürünün etiket fiyatına bakarak balon şişiremeyiz. Dekara alınan verimi, tarlaya atılan tohumdan harcanan mesaiye kadar toplam maliyeti, verilen desteklemelerin kuşa dönen miktarını ve ürünün pazarda elden çıkış koşullarını tek tek incelemek zorundayız.

Çiftçimiz için mesele asla “Ben bu malı geçen yıla göre daha yüksek fiyata sattım” demek değildir. Asıl mesele; bütün o borç harç, gübre mazot masrafı ödendikten sonra o garip ustanın, o fedakar çiftçinin evine, çoluğuna çocuğuna ekmek götürebileceği, işletmesini ertesi yıl ayakta tutabileceği insanca bir kazancın cebinde kalıp kalmadığıdır.

14. DEPOLAMA VE LOJİSTİK: ÜRÜNÜN DEĞERİNİ HASATTAN SONRA DA KORUMALIYIZ

Tarımı “üstü açık fabrika” diye tanımlıyoruz ya, tarımda ticaretin sadece tarlada bitmediğini de açıkça belirtmek gerekir. O mahsulün depolardan çıkıp limanlara, oradan da dünyanın ya da ülkenin dört bir yanındaki raflara uzanan o nakliye yolculuğu, en az üretimin kendisi kadar hayati önem taşıyor. Bugün Karadeniz’deki malum sevkiyat sorunları, Baltık ve Hazar güzergahlarının birer alternatif olarak öne çıkması ve kantar da patlayan taşıma maliyetleri, lojistiğin tarım ticaretindeki o acımasız belirleyici rolünü hepimize açıkça gösteriyor.

Bakın, ekim sonu itibarıyla uluslararası rakamlar ortada: ABD’den Marmara limanlarına getirilen bir ton buğdayın navlun bedeli yaklaşık 71 doları bulurken, Ukrayna çıkışlı buğdayın taşıma maliyeti 52 dolar civarındaydı. Deniz aşırı yollarda atılan her adım, yakılan her damla akaryakıt ürünün maliyetine doğrudan biniyor.

Ancak mesele sadece o büyük kosterlerin, uluslararası gemilerin taşıdığı devasa yükler de değildir. Asıl acı tablo içeride, köyün çıkışında yaşanıyor. Hasat biter bitmez “Borcum var, kredim sıkıştı” diyerek elindeki malı parasına bakmadan hemen o an satmak zorunda kalan cefakar üretici ile sırtını güvenilir lisanslı depolara dayayıp malını en doğru zamanda pazara sunabilen üreticinin piyasadaki pazarlık gücü dağlar kadar farklıdır. Biri ezilir, diğeri kazanır.

İşte bu yüzden, hububatta lisanslı depoculuk sistemini daha da yaygınlaştırmak ve güçlendirmek zorundayız. Yaş meyve ve sebzede ise tarladan hasat edilir edilmez bozulmayı önleyecek ön soğutma tesislerini, modern paketleme hatlarını ve kesintisiz soğuk zincir altyapısını kurmadan bu işin içinden çıkamayız.

Çünkü unutmayalım ki; çile çekerek, alnımızın terini dökerek o mahsulü tarlada yetiştirmek ne kadar büyük bir emekse, hasattan sonra da kalitesine ziyan getirmeden, en doğru zamanda en hakiki değeriyle pazara ulaştırmak tarımsal üretimin asla atlanamayacak en temel parçasıdır.

15. TARIMSAL DIŞ TİCARET: FAZLA VERİYORUZ AMA HAMMADDE FATURASI AĞIR

Madalyonun dış ticaret yüzünü çevirip rakamlara baktığımızda karşımıza hem gurur duyduğumuz hem de “Dur bir dakika, burada bir yanlışlık var” dediğimiz ikili bir tablo çıkıyor. Ocak–Eylül 2026 dönemine ait resmi verilere göre, tarımsal ihracatımız 21,56 milyar dolar olurken, ithalatımız 19,03 milyar dolar olarak gerçekleşti. Böylece kağıt üstünde yaklaşık 2,53 milyar dolarlık net bir dış ticaret fazlası elde etmiş olduk. Hatta işi biraz daha daraltırsak, sadece eylül ayındaki tarımsal dış ticaret fazlamız bile tek başına 959 milyon dolara ulaştı.

Bu sonuç elbette yüzümüzü fazlasıyla güldürüyor ve gurur da duyuyoruz. Ülkemize giren döviz açısından gayet sevindirici. Ancak işin diğer yüzünü, o ithalat kalemine baktığımızda işin rengi birden siyaha çalıyor: Biz bu dokuz ay içinde sadece mısır, soya, pamuk ve büyükbaş canlı hayvan ithalatı için dışarıya tam 5,5 milyar dolardan fazla para akıttık!

Tablo ortada; bir tarafta makarna, bisküvi, un ve daha nice işlenmiş gıda ürünlerinde dünyaya meydan okuyan güçlü bir ihracat kapasitemiz var; diğer tarafta ise sanayinin çarklarını döndürebilmek için acil olarak muhtaç olduğumuz, dışarıya avuç avuç döviz ödediğimiz o stratejik hammaddeler duruyor.

Demek ki neymiş? Tarımımızın dış ticaretteki başarısını sadece “Bakın, toplamda dış ticaret fazlası veriyoruz” diyerek geçiştiremeyiz, bu sığ bakış açısıyla yola devam edemeyiz.

Önümüzdeki yol haritası gayet nettir: Hangi ürünlerde kendi toprağımızın suyumuza, iklimimize ve ekonomik şartlarımıza uygun şekilde yerli üretimi patlatabileceğimizi akılcı bir planla belirlemeliyiz. Fabrikalarımızda işlenmiş ürün ihracatımızı en üst seviyeye taşırken; o üretim zincirinde oluşan devasa katma değerden, tarlada çamurun içinde boğuşan o cefakar üreticimizin de hak ettiği en yüksek payı almasını mutlak suretle sağlamalıyız.

16. BENCE: 2027’YE GİDERKEN TÜRK TARIMININ YOL HARİTASI

Değerli Dostlarım,
Kasım ayının bu pazar gününün serin sabahında bütün bu rakamlara, tablolara ve dış ticaret çarklarına baktığımda zihnimde berraklaşan tek bir gerçek var: O da Türk tarımının koca bir üretim gücüne sahip olduğu gerçeğidir. Ancak bu devasa gücün, tarladaki o cefakar çiftçimizin cebine, kazancına ve ülkemizin ekonomik dayanıklılığına çok daha adil bir şekilde yansıması gerekiyor.

Bir tarafta buğdayda, arpada rekor üretim tahminleriyle övünürken; diğer tarafta ahırlarımızdaki, ağıllarımızdaki hayvanlarımızı doyurmak için yem hammaddelerine milyarlarca dolar döviz akıtıyoruz. Yumurtayı, beyaz eti kamyonlar dolusu ihraç ederken ton başına daha düşük gelir elde ediyor, kilogramda kaybediyoruz. Tarımsal dış ticaret fazlası veriyoruz diye göğsümüz kabarıyor; ama tarladaki üreticimizin mazot, gübre ve borç sancısı bir an olsun dinmiyor, omuzlarındaki yük hafiflemiyor.

Bunlar asla birbirinden bağımsız, kopuk meseleler değildir. Hepsi; tarladan başlayıp çatala kadar uzanan tarımsal üretim, maliyet ve acımasız pazarlama zincirinin birer halkasıdır.

Önümüzdeki 2027 yılına gözümüzü dikip hazırlanırken, şapkamızı önümüze koyup önceliklerimizi artık doğru belirlemek zorundayız. Başka çıkış yolumuz yoktur.

İlk olarak; üretim planlamasını masaya vurarak toprak, su, iklim ve gerçek pazar verileriyle yeniden güçlendirmeliyiz. Her bölgede, her iklimde “ben her şeyi eker, dikerim” inadından vazgeçerek; doğal kaynaklarımızı kurutmayan, koruyan ve o üreticiye hak ettiği ekonomik karşılığı veren akılcı üretim modellerine dönmeliyiz.

İkinci olarak; çiftçimizin net gelirini tarım politikalarının tam merkezine, ta başköşesine koymalıyız. “Tarladan bilmem kaç milyon ton rekolte aldık” diye havai fişekler patlatmayı bir kenara bırakalım; o üreticinin işletmesini batırmadan sürdürebilmesini, ertesi sezona borçla değil huzur ve güvenle başlayabilmesini her şeyin üstünde tutmalıyız.

Üçüncü olarak; yem ve diğer stratejik hammaddelerdeki dışa bağımlılık zincirini kırmak için üretim imkânlarımızı sonuna kadar açmalıyız. Meralarımızı hak ettiği ıslaha kavuşturmalı, yem bitkileri ekimini teşvik etmeli ve yerli hammadde tedarikini stratejik bir devlet meselesi olarak birlikte planlamalıyız.

Dördüncü olarak; tarım ürünlerimizi öyle hammadde olarak ucuza döküp göndermeyeceğiz; daha fazla işleyip, markalaştırarak, pırıl pırıl katma değerle dünya pazarına sunacağız. Fakat o fabrikalarda ve tezgahlarda oluşan devasa karın sadece sanayicinin ve tüccarın kasasında kalmasına izin vermeyeceğiz; o değerin, tarlanın çamurunu çiğneyen üreticimizin cebinde de karşılık bulmasını mutlak suretle sağlayacağız.

Bütün bu hayati adımların yanında; üretici örgütlenmesini, lisanslı depoculuk imkanlarını, soğuk zincir lojistik altyapısını ve ucuz tarımsal finansmana erişimi çelik gibi sağlamlaştırmadan bu sektörde kalıcı bir başarı hikayesi yazamayız.

Ve hepsinden, ama hepsinden kutsal bir sorumluluğumuz var: Ana kucağımız olan toprağımızı ve can damarımız olan suyumuzu korumak. Çünkü bugün masada aldığımız kararlar sadece yarının hasadını değil, bizden sonra bu topraklara basacak evlatlarımızın, nesillerin geleceğini ve yaşam hakkını belirleyecek.

Ben Türk tarımının, bu toprakların bereketine ve geleceğine inatla, umutla bakıyorum. Bu umut öyle hamasetten, sorunları halının altına süpürmekten doğmuyor; tarlada sabahın köründe nasırlı elleriyle çalışan üreticimizin o çelik gibi emeğine, bu ülkenin köklü üretim birikimine ve bilimin o aydınlık yoluna olan inancımızdan doğuyor.
Kasımın bu serin sabahlarında tarlaya atılan her bir tohum, aslında yepyeni bir mevsimin, yeni bir umudun müjdesidir. O tohumu toprağa emanet eden çiftçimizin güvenini ve hayallerini boşa çıkarmamak, bu ülkeyi yönetenlerin de yazıp çizenlerin de boynunun borcudur.

İstiyorum ki; üretimimiz coşkuyla büyürken, çiftçimizin cebindeki kazanç da aynı ölçüde büyüsün. Sanayimiz gelişip şahlanırken, bu kutsal toprağın bereketi asla eksilmesin. Dünyanın dört bir yanına daha fazla mahsul satarken, kendi evladımızın, kendi üreticimizin geleceğini de güvence altına alalım.

Çünkü tarımda hakiki başarı, sadece kantarın tuşuna basıp ne kadar ton ürettiğimizde saklı değildir; o ürettiğimiz değeri ne kadar adil, ne kadar hakkaniyetli, sürdürülebilir ve bereketli bir yarına dönüştürebildiğimizde gizlidir.

“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”

Kalın Sağlıcakla.

Levent ÖZDEMİR
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı

toprak tv.

Mobil sürümden çık