Site icon Toprak Radyo Televizyonu

EKİM 2026 ANALİZİ: Güz Sezonunun Muhasebesi, Hububat Dengeleri ve Koridor Gerçeği…

Eylül başında ülkemiz tarımının kapsamlı bir röntgenini çekmeye çalışmıştım; şimdi ise Ekim 2026 resmi verileri ve sahadan bizzat derlediğim güncel kayıtlar ışığında, aynı başlık düzeniyle Türk tarımının gerçek fotoğrafını yeniden masaya yatırıyorum.

1. HUBUBAT: AMBARDA GÜÇLÜYÜZ, DÜNYADA İSE DENİZ SAKİN DEĞİL

Gelin söze soframızın baş tacı, ekmeğimizin özü olan buğdayla başlayalım. Küresel ölçekte buğday üretimi geçen yıla kıyasla yaklaşık %2,55 azalarak 822,43 milyon tona, dünya ihracatı ise %6,97 daralarak 211,84 milyon ton seviyesine çekildi. Chicago borsasında vadeli buğday fiyatları gerilese de işin aslı Karadeniz’deki lojistik çarklarda düğümleniyor.

Kağıt üstündeki fiyatlar da bu gerçeği saklamıyor zaten. Eylül sonunda Karadeniz buğdayı 209 $, Fransız ekmeklik 272 $, Amerikan sert kırmızı buğdayı ise 335 $ seviyesindeydi. Aradaki bu derin uçurum, geminin limandan kalkıp kalkamamasından doğuyor. Rus ve Karadeniz fiyatlamaları büyük ölçüde ekranda kalırken, açık denizde fiili sevkiyat yok denecek kadar seyrekleşti. Sulina geçişi 26 Eylül’de hava muhalefeti sebebiyle askıya alınınca kanal ağzında yaklaşık yetmiş gemi birikti ve ekim başına kadar da bir rahatlama görülmedi. Batı sınırındaki demiryolu ve karayolu geçişlerinde ise aralık-ocak kotaları şimdiden dolmuş vaziyette. Alternatif rotalar; dayanışma hatlarında ton başına 50 €’dan, Baltık çıkışında 100 $’a varan ek navlun yükü bindiriyor. Rusya buğday, arpa ve mısırdaki ihracat vergisini yıl sonuna kadar sıfırlamış olsa da vergi kalkınca gemi kendiliğinden yüzmüyor. Ukrayna’nın yeni sezon tahıl çıkışı %19, buğday çıkışı ise %40 geriden geliyor. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın, temmuz-aralık döneminde Karadeniz tahıl ve yağlı tohum sevkiyatının yarı yarıya, hatta %60’a varan ölçüde düşebileceği uyarısı lojistiğin ne denli zorlu geçeceğini özetliyor. Kısacası dünyada ürün kağıt üzerinde ucuzlasa bile gemiyi vaktinde kaldırıp rıhtıma yanaştıramıyorsanız, o ucuzluğun tarlaya da sanayiye de maalesef bir hayrı dokunmuyor.

Bizim açımızdan sevindirici olan taraf ise tarladaki verim gücümüzdür. Sahadan gelen son ölçümler; ülkemizde hektar başına ekmeklik buğdayda 3,4 ton, arpada 3,3 ton, mısırda ise 10,3 ton gibi güçlü verimleri müjdeliyor. Üstelik bu verimler, ekmeklikte beş yıllık ortalamanın %19, arpada ise %39 üzerine çıkıldığını belgeliyor. Amerika Tarım Bakanlığı’nın (USDA) 11 Eylül bülteninde de Türkiye’nin buğday üretimi 16,8 milyon tondan 22,5 milyon tona, arpası ise 5,1 milyon tondan 8,8 milyon tona güncellendi. Yani topraktaki bereket, resmi kayıtlarda da yerini buluyor. Fakat ambarda ürün varken yılın ilk sekiz ayında ekmeklik buğday ithalatımızın 2,02 milyon tondan 3,12 milyon tona (788,65 milyon $), makarnalık buğday ithalatımızın ise 30 bin tondan 434,35 bin tona (125,51 milyon $) fırlaması düşündürücüdür. Makarnalık buğdayda yaşanan bu yaklaşık on beş katlık sıçrama, sofralık buğday açığımızdan ziyade makarna ve irmik sanayimizin dış pazara yönelik hammadde tercihini yansıtıyor. Üstelik ekmeklikte ton başına ortalama ithal bedel 254 $’dan 253 $’a inmişken kasadan çıkan fazlalığın sebebi pahalı ürün değil, içeriye çekilen tonajın büyüklüğüdür.

Hububat ve mamulleri genel dengesine baktığımızda; sekiz ayda 3,64 milyon tonluk ithalata karşılık 4,31 milyon ton mamul ihraç ettik. Parasal tarafta ise 1,05 milyar $ ithalat faturasına karşılık 2,38 milyar $ ihracat geliri elde ettik; yani sektör net 1,33 milyar $ dış ticaret fazlası yazdı. İç piyasaya döndüğümüzde ise iki ayrı fiyat gerçeğiyle karşılaşıyoruz: Eylül ayında serbest piyasa ortalaması ekmeklik buğdayda 16.985 ₺/ton, makarnalık buğdayda 16.545 ₺/ton, arpada 13.154 ₺/ton, mısırda ise 15.043 ₺/ton oldu. Türkiye Ürün İhtisas Borsası’nda (TÜRİB) eylül ayı ağırlıklı ortalamasında ise ekmeklik kırmızı sert buğday 82.482 tonluk işlem hacmi ve aylık %11,71 artışla 18.160 ₺/ton, arpa 6.508 tonluk işlemle 13.490 ₺/ton, mısır ise 48.756 tonluk hacimle 15.070 ₺/ton seviyesine oturdu. Kırmızı sert buğday ile genel ekmeklik buğday arasında ton başına bin lirayı aşan bu prim, tarlada sertifikalı ve kaliteli tohum kullanan üreticimizin alın terini teslim ediyor.

2. UN VE MAKARNA: DÜNYAYA ÇOK SATMAK YETMİYOR, DAHA DEĞERLİ SATMAK GEREKİYOR

Buğdayın fabrikaya girdiği ikinci durakta; un ve makarna ihracatımızın perde arkasındaki gelir dengelerini çok iyi tahlil etmek gerekiyor. Yılın ilk sekiz ayında un ihracatımız 1,30 milyon tona çekilirken ton başına satış fiyatımız 368,72 $ seviyesine indi. Fakat asıl dikkat çeken nokta kasadaki erimedir: Un ihracat gelirimiz 576 milyon $seviyesinden 480 milyon$ düzeyine geriledi; yani miktar, birim fiyat ve toplam ciro aynı anda irtifa kaybetti. Bulgurda da benzer bir geri çekilme yaşandı; dış satışımız 131,44 bin ton ve ortalama 529,22 $/tonda kalırken toplam gelir 79 milyon $’dan 70 milyon $’a indi.

Makarnada ise birim fiyat gerilerken kasa büyüdü: İhracat hacmimiz 1,12 milyon tona çıkarken ton başına gelirimiz 631,42 $’dan 593,01 $’a inse de toplam hasılatımız 594 milyon $’dan 667 milyon $’a sıçradı. İrmikte de benzer bir ritim gördük; miktar 57 bin tondan 72,76 bin tona tırmanırken birim değer 529,8 $’dan 494,52 $/tona gerilemesine rağmen kasaya giren para 30 milyon $’dan 36 milyon $ seviyesine ulaştı. Demek ki birim fiyatın düşmesi her üründe aynı faturayı çıkarmıyor. Asıl ustalık, ucuzlayan birim maliyetin arkasına sürdürülebilir yeni pazarlar bağlayabilmek ve dünya marketlerinin raflarını tutabilmektir.

İşte tam bu kavşakta bisküvi kalemi, gıda sanayimizin gitmesi gereken yolu apaçık gösteriyor. Bisküvi ihracatımız 319,97 bin ton gibi mütevazı bir hacimde kalmasına rağmen; birim değerin 3.424,42 $/tona, toplam cironun ise 1,09 milyar $ gibi devasa bir büyüklüğe ulaşması, tonaj hamallığı yapmak yerine ürünü işleyip markalayarak satmanın gücünü belgeliyor. Tarladan çıkan aynı buğdayın; un, bulgur, makarna ya da bisküviye dönüştüğünde bıraktığı katma değer farkı, sanayi politikamızın temel pusulası olmalıdır. Gayemiz yalnızca kuru yük gemilerini doldurmak değil; topraktan kalkan aynı tondan bu memleketin kasasına çok daha yüksek döviz kazandırmak olmalıdır.

3. MISIR, ARPA VE YEM: HAYVANCILIĞIN GELECEĞİ TARLADA BAŞLIYOR

Tarlanın en stratejik damarlarından mısır ve yem cephesinde dış ticaret açığı ne yazık ki kanamaya devam ediyor. Yılın ilk sekiz ayında ham mısır ithalatımız 5,285 milyon tonu bulurken, kasadan çıkan döviz yaklaşık 1,34 milyar $’a dayandı. Mısırda ton başına ortalama ithal bedeli 258 $’dan 253 $’a gerilese de faturayı kabartan asıl etken doğrudan içeriye çekilen ağır ithalat hacmi oldu. Mısır ve mamulleri geneline baktığımızda ise yaklaşık 5,56 milyon tonluk ithalata karşılık 1,69 milyon tonluk mamul ihracatı gerçekleştirdik; parasal tarafta ise 1,90 milyar $ ithalat faturasına karşılık 1,44 milyar $gelir elde ederek 466 milyon$ açık verdik. Bu tablo; yem ve nişasta sanayimizin o muazzam işleme gücünün, hammadde temininde ne denli dış kapıya bağlı olduğunu açıkça belgeliyor. Üstelik dünya mısır üretimi %3 azalarak 1,29 milyar tona, küresel ticaret ise %4 daralarak 210 milyon tona çekilirken bizim bu ölçekte alım yapmamız, daralan küresel tezgaha yaslandığımız gerçeğini yüzümüze çarpıyor.

Arpada ise karşımızda gerçekten sıra dışı bir durum var: İlk sekiz ayda arpa ithalatımız 29,61 bin tondan 644,3 bin tona fırlayarak tam 22 katına çıktı ve kasadan 174,56 milyon $ döviz çıktı. Ancak bu faturayı çok doğru okumak lazım: Türkiye’nin yeni sezon arpa rekoltesi 8,8 milyon ton gibi son derece güçlü bir düzeyde tahmin ediliyor; dünyada da arpa üretimi %4 artışla 161 milyon tona koşuyor. Buna karşılık küresel arpa ticareti %14 daralıyor. Yani tarlada üretim çoğalırken, dünyada pazara çıkan satılık arpa azalıyor. Sekiz aydaki o 644 bin tonluk alım; yeni mahsulün henüz ambarlara girmediği boşluk dönemindeki yem ihtiyacını kapatmak adına yapıldı ve ton başına maliyet de 246 $’dan 271 $’a yükseldi. İçeride ise Türkiye Ürün İhtisas Borsası’nda (TÜRİB) eylül ayı arpa işlem hacmi yalnızca 6,5 bin tonda kaldı; mısır 49 bin, buğday 82 bin ton hacim yaparken arpa tahtası oldukça sığ seyretti. Fiyat tarafında ise eylül ayı serbest piyasa mısır ortalaması 15.043 ₺/ton, TÜRİB ortalaması ise 15.070 ₺/ton ile neredeyse kafa kafaya gelerek piyasada dengelendi.

4. BAKLİYAT: SOFRANIN PROTEİNİ, TOPRAĞIN GİZLİ GÜBRESİ

Bakliyatta dışa bağımlılık her geçen gün derinleşirken, üretim ve ihracat terazimiz ne yazık ki aleyhimize dönmeye başladı. Yılın ilk sekiz ayında nohut ihracatımız 20,01 bin tondan 9,36 bin tona gerilerken, dışarıdan aldığımız nohut 32,83 bin tondan 45,69 bin tona çıktı. Kuru fasulyede dış satışımız 1,47 bin tondan 1,06 bin tona inerken, ithalat iki katından fazla artarak 12,66 bin tona dayandı. Yeşil mercimekte ise dış satımımız 525 ton gibi sembolik bir düzeyde kalırken, ithalat faturası 18,29 bin tondan 40,02 bin tona sıçradı. Kırmızı mercimekte kırma sanayimizin gücü sayesinde 292,8 bin tonluk ihracat yapsak da içeriye 430,87 bin ton ürün çekmek zorunda kaldık. Sofranın bir diğer temel direği olan pirinç ve çeltikte de ithalat aynı dönemde 105 bin tondan 207 bin tona, dışarıya ödediğimiz fatura ise 70 milyon $’dan 121 milyon $’a tırmandı.

Üstelik dünya piyasalarında da çember daralıyor. Başlıca tedarikçilerden Kanada’da nohut üretiminin 482 bin tondan 400 bin tona inmesi, buna karşılık ambarlardaki stokların 236 bin tondan 340 bin tona tırmanması; küresel üreticilerin piyasaya mal sürmek yerine ürünü ambarda kilitlediğini açıkça gösteriyor. Dışarıdan mahsul bulmanın böylesine zorlaştığı ve pahalandığı bir dönemde, Anadolu’daki nadas alanlarını baklagillerle yeşertmek gıda bağımsızlığımız adına artık ertelenemez bir zorunluluktur.

5. SEBZECİLİK: ÜRETİM VAR, ASIL MESELE PAZARDAKİ DENGE

Güz mevsimine adım attığımız bu günlerde, Akdeniz ve Ege’nin örtüaltı seralarında yeni sezon fideleri toprakla buluşurken açık arazideki yazlık sebze hasadında artık sona gelindi. Sebzecilikte temel meselemiz kesinlikle yetiştirme gücümüz veya dekara aldığımız verim değildir sevgili dostlar; asıl yara, tarladan sofraya uzanan pazarlama zincirindeki o derin kopukluktur. Tarladaki kantar fiyatı ile market tezgahındaki etiket arasındaki makas açıldıkça ne üretici alın terinin karşılığını görebiliyor ne de tüketici uygun fiyata taze sebzeye ulaşabiliyor.

Sebzede gerçek değer kaybı tarlada değil, hasat sonrasındaki taşıma ve saklama adımlarında yaşanıyor. Boylama, ön soğutma, modern paketleme ve üretici örgütlenmesini ayağa kaldırmadan, yalnızca rekolteyi büyüterek çarşı pazarda denge sağlamak mümkün değildir. Elektrik, ısıtma, işçilik ve su faturalarının tırmandığı seralarımızda üreticiyi yaşatmak ve mutfaktaki arz güvenliğini garantiye almak ise ancak ve ancak çiftçinin hukukunu gözeten sözleşmeli üretim modellerini tavizsiz uygulamakla mümkündür.

6. MEYVECİLİK: 2025’İN YARASINDAN 2026’NIN BÜYÜK DÖNÜŞÜNE

2025 yılında yaşanan don ve kuraklık kayıplarının ardından 2026 sezonundaki rekolte toparlanması elbette sevindiricidir; ancak kağıt üzerindeki bu artışın, bir önceki yıl yaşanan sert çöküşün getirdiği ‘düşük baz etkisi’ olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Meyvecilikte asıl mesele tek bir yılda tonaj yakalamak değil; ağacın sağlığını ve bahçenin geleceğini koruyabilmektir. Çünkü meyve bahçeleri tarla bitkisine benzemez; meyve yetiştiriciliğinde ilkbahar donları, kuraklık ya da yaz ortasında vuran tek bir dolu darbesi yalnızca o yılın mahsulünü değil, ağacın sonraki yıllara ait verim gücünü de derinden yaralar. Bölgesel erken uyarı meteoroloji ağlarını kurmadan, bahçelerin üzerine dolu ve güneş filelerini çekmeden, dalından kopan ürünü saklayacak yeterli soğuk hava altyapısını oluşturmadan daldaki bereketi sofraya eksiksiz ulaştırmak mümkün değildir.

7. ZEYTİN, FINDIK, ÜZÜM VE İNCİR: TÜRKİYE’NİN KATMA DEĞER HAZİNELERİ

Geleneksel ihraç ürünlerimiz zeytin, fındık, kuru üzüm ve kuru incirde hasat tamamlanmasına tamamlandı ama, yüksek rekolte dönemlerinin getirdiği fiyat baskısı da sahada hissedilmeye başladı.
Kıymetli Dostlar, dünya ticaretinde asıl kazanç, ürünü yalnızca hammadde olarak satmakta değil; boylama, izlenebilirlik, ileri işleme, ambalaj ve güçlü bir marka yaratma adımlarında saklıdır. Ülkemiz tarladaki ve bağdaki bu büyük üretim gücünü doğrudan tüketiciye ulaşacak işlenmiş ürüne dönüştüremedikçe, ham haliyle giden ürünlerimiz yabancı markaların etiketleri altında yüksek karlarla satılmaya devam edecektir. İşte bu yüzden bu değerlerimizi hammadde olarak değil; coğrafi işaretini almış, tescillenmiş ve doğrudan tüketici ambalajına girmiş ürünler halinde ihraç etmek temel dış ticaret yolumuz olmalıdır.

8. YAĞLI TOHUMLAR, PAMUK VE ŞEKER PANCARI: SANAYİNİN TARLAYA BAĞLI ÜÇ HASSAS DAMARI

Yağlı tohum piyasasında tedarik modelimiz köklü bir değişim yaşıyor. Karadeniz’de ham ayçiçeği yağı sevkiyatlarının aksamasıyla birlikte Türkiye, dışarıdan doğrudan ham yağ almak yerine tohumu getirip kendi tesislerinde kırma modeline yöneldi. Son öngörüler; 2026/27 sezonunda ayçiçeği tohumu ithalatımızın 1,8 milyon tona, içerideki tohum işleme hacmimizin ise 3,2 milyon tona ulaşacağını, buna karşılık ham yağ ithalatımızın 840 bin tona kadar gerileyeceğini ortaya koyuyor.

Fiyatlara baktığımızda eylül sonunda ham ayçiçeği yağı 1.215 $, tohum ise 520 $ seviyesine indi; yani yalnızca bir ayda yağda %12, tohumda %16’lık bir düşüş yaşandı. Hindistan’ın ham ayçiçeği yağında gümrük vergisini sıfırlaması, soya yağında ise vergiyi %5’e çekmesi Karadeniz piyasasında yeni bir denge arayışı başlattı. Sahadaki somut hesaplar ise şunu net bir şekilde gösteriyor: %12 gümrük vergisiyle getirilen 2,3 ton tohumdan elde edilen yağ, %20 vergiyle giren ham yağa kıyasla ton başına yaklaşık 120 $ daha ucuza mal oluyor (küspe geliri ve kırma gideri hariç). Fakat içeride durum farklı: Market rafında rafine ayçiçeği yağının litresi 90 ₺’den 100 ₺’ye çıkarken, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) eylülde 12 bin ton ham yağı ortalama 1.200 $ düzeyinden alması ambarlardaki stoğun ne denli hassas olduğunu ve dışarıdaki en ufak sarsıntının doğrudan tezgaha vurduğunu gözler önüne seriyor.

Bu model kırma tesislerimizin katma değerini yukarı taşısa da dışarıdan gelen tohumun çiftçimizin hasat fiyatını ezmemesi şarttır. Nitekim 1,25 milyon tonluk sıfır vergili tohum kotasının hasat tamamlanmadan devreye sokulmayacak şekilde takvime bağlanması, tarladaki üreticiyi korumak adına çok yerinde bir güvence oldu. Ülke genelinde ayçiçeği üretiminin 1,8 milyon tona ulaşması beklenirken, ayçiçeğinin kalbi Trakya’da kuraklık yüzünden ekim alanlarının kolza ve arpaya kayarak %10 daralması bölgesel kırılganlığımızın sürdüğünü gösteriyor. Kolza hasadının 300 bin tonun biraz altında kalacağı tahmin edilirken, yılın ilk sekiz ayında ayçiçeği tohumu ithalatımız 1,08 milyon tona (808,75 milyon $), soya ithalatımız ise 3,27 milyon tona (1,55 milyar $) dayandı. Mısırda ithal birim fiyat gerilerken soyada ton maliyetinin 430 $’dan 475 $’a fırlaması ise yem sanayimizin sırtındaki maliyet yükünü daha da ağırlaştırıyor.

Beyaz altınımız pamukta da dış ticaret açığı derinliğini koruyor: İlk sekiz ayda pamuk ithalatımız 818,69 bin ton karşılığı 1,39 milyar $ gibi devasa bir maliyet yazarken, ihracatımız 168,96 bin tonda ve 323,48 milyon $ gelirde kaldı. Tekstil sanayimizin hammadde açlığı ortada; ancak su stresi yaşayan havzalarımızda modern basınçlı sulama ağlarını kurmadan körü körüne pamuk ekimini genişletmek mümkün değildir. Diğer tarafta şeker pancarında fabrikalarımızın alım kampanyaları sürerken, tarladaki net kök verimi ile şeker oranının (polar) üreticimizin cebine nasıl yansıyacağını yakından izliyoruz.

9. HAYVANCILIK: HAYVAN SAYISI ARTIYOR, FAKAT EKONOMİK DENGE HÂLÂ HASSAS

Yılın ilk sekiz ayında büyükbaş canlı hayvan ithalatımız 556,9 bin başa ulaşarak kasamızdan tam 1,03 milyar $(1.029,79 milyon$) döviz çıkışına yol açtı. Küçükbaş tarafında ise kararlı duruş sürdü; yılın ilk beş ayında dışarıdan yalnızca 401 baş hayvan girişi oldu. Büyükbaş alımında hayvan başına ödenen dövizin ortalama 5.121 $ gibi rekor bir düzeye tırmanması faturanın ağırlığını açıkça gösteriyor. Canlı hayvan ithalatı çarşıdaki fiyatı kısa vadede dizginlemeye yarasa da kalıcı çözüm, kendi damızlık ve besilik varlığımızı kendi meralarımızda ve ahırlarımızda ayağa kaldırmaktan geçiyor.

Karkas et fiyatlarında ise piyasalar arasında dikkat çekici bir ayrışma yaşanıyor. Dana karkasta Ankara Ticaret Borsası’ndaki 584,53 ₺/kg ile Ulusal Kırmızı Et Konseyi’nin (UKON) 586,13 ₺/kg’lık ortalaması neredeyse yan yana duruyor. Ancak kuzu karkasa geldiğimizde tablo birden çatallanıyor: Ankara Borsası 770,17 ₺/kg seviyesine fırlamışken, UKON ortalaması 621,69 ₺/kg düzeyinde kalıyor; yani küçükbaşta bölgeler arasındaki fiyat makası bir hayli açık. Dış piyasalara göz attığımızda ise karkas etin kilogram karşılığı kur hesabı üzerinden Amerika’da 397 ₺, Avrupa’da ise 165 ₺ dolayında seyrediyor. Dünyayla aramızdaki bu derin uçurumun kökünde ise doğrudan yem masrafı yatıyor.

Nitekim ağustos ayı verileri gerçeği saklamıyor: Süt yemi 16,97 ₺/kg ile yıllık %26,12, besi yemi ise 16,68 ₺/kg ile yıllık %28,16 zam gördü. Bir yılda yemin %28’e yakın pahalandığı bir ortamda, ahırdaki hayvan sayısını dışarıdan ithal ederek artırmak üreticinin bütçesini tek başına düzeltemez; asıl kurtuluş, üreticiyi zarardan koruyan sürdürülebilir bir süt-yem ve et-yem dengesini kurmaktan geçiyor.

10. KANATLI VE YUMURTA: TÜRKİYE’NİN EN HIZLI PROTEİN ÜRETİM HATLARINDAN BİRİ

Kanatlı sektörümüzde yılın ilk sekiz ayında birbirine tamamen zıt iki ayrı tablo karşımıza çıktı. Yumurta ihracatımız 66,66 bin tondan 148,05 bin tona fırlayarak kasamıza giren geliri 238 milyon $’dan 369,01 milyon $’a taşıdı. Fakat faturanın altına baktığımızda, ton başına ihracat gelirimizin 3.563,28 $’dan 2.492,42 $ düzeyine çakıldığını görüyoruz; yani dış pazarda miktar büyürken birim değerimiz ciddi şekilde eridi.
Beyaz ette ise ne yazık ki miktar, toplam hasılat ve birim fiyatın üçü birden geriledi: Dış satımımız 345 bin tondan 290,38 bin tona, toplam gelirimiz 508 milyon $’dan 374,18 milyon $’a, ton başına kazancımız ise 1.473 $’dan 1.289 $ seviyesine indi. Kanatlı sektöründe maliyetin ana omurgasını oluşturan ithal soya ve mısır bağımlılığı kırılmadığı müddetçe, küresel borsalardaki en ufak dalgalanma kümeslerimizin karlılığını boğmaya devam edecektir.

11. SU ÜRÜNLERİ: TARIMIN MAVİ TARAFI BÜYÜYOR

Deniz ve iç su yetiştiriciliği, Türk tarımının dışarıya mal satarken en istikrarlı, en yüz güldüren alanlarından biri olmayı sürdürüyor. Levrek, çipura ve Türk somonu dünya sofralarındaki yerini her geçen gün sağlamlaştırırken, sektörün önündeki asıl sınırı yalnız dış pazarın talebi değil, sularımızın biyolojik taşıma kapasitesi belirleyecektir. Aynı koyda, aynı gölde ya da aynı akarsu yatağında suyun berraklığını ve kalitesini korumak, yemin ete dönüşümünü bilimsel ölçülerle yönetmek ve doğal dengeye saygı duymak, bu sektörün kendi geleceğini teminat altına almasının ilk şartıdır.

12. ARICILIK: BALDAN DAHA BÜYÜK BİR MESELE

Arıcılığı yalnızca bal ve kovan ürünleri hasadından ibaret görmek büyük bir yanılgıdır. Bir kilogram balın çarşıda, pazarda bir etiket fiyatı vardır; ancak arının meyvede, sebzede, yağlı tohumlarda ve yem bitkilerinde sunduğu o mucizevi tozlaşma katkısının tarımsal ve ekolojik değerini hiçbir terazi tartamaz. Kamyon sırtında ömrü geçen gezginci arıcılarımızın nakliye, konaklama ve tarlalardaki tarım zehiri (pestisit) zararları gibi yapısal dertleri artık çözülmelidir. Devletin destekleme modelinde ise arının bu hayati tozlaşma görevi doğrudan teşvik kapsamına alınmalıdır.

13. TARIMDA FİYAT MESELESİ: AYNI ÜLKEDE İKİ FARKLI HİKAYE

Temmuz 2026 itibarıyla yıllık Tarım-ÜFE %18,81 artış göstermiş durumda. Ancak kağıt üzerindeki bu yıllık ortalama, tek başına sakin ve dingin bir dönemi anlatmaya yetmez. Nitekim aynı endeksin ocakta %44, nisanda %43 gibi zirveleri görüp haziranda %10’a inmesi, yıl içinde üreticinin nasıl sert fiyat dalgalanmalarıyla boğuştuğunu açıkça belgeliyor.

Girdi cephesine döndüğümüzde ise sahadaki yük çok daha net görünüyor: Temmuz ayı itibarıyla tarımsal girdi fiyat endeksinde gübre ve toprak geliştiriciler 1.322 puana, tohum ve dikim maddesi 897 puana, hayvan yemi 872 puana, makine bakım masrafları 871 puana, tarım ilaçları ise 604 puana dayanmış vaziyette. Çukurova’nın elektrik, sulama ve mazot derdi ile İç Anadolu’nun taban gübresi hesabı hiçbir zaman aynı kefeye sığmaz. Her üretim kolunun masraf yapısı böylesine ayrışmışken, masa başında tek bir ortalama endeks üzerinden konuşmak sahadaki gerçek karlılığı da çiftçinin yaşadığı geçim zorluğunu da tam olarak anlatamaz.

14. DEPOLAMA, SOĞUK ZİNCİR VE LOJİSTİK: ÜRETMEK KADAR KORUMAK DA TARIMDIR

Lojistikte yaşanan birkaç günlük gecikmenin dahi doğrudan ürünün sırtına ilave maliyet olarak bindiği bir dönemdeyiz. Karadeniz hattındaki aksamalar yüzünden mecburen dönülen alternatif güzergahların ton başına 50 € ile 100 $ arasında ek navlun yükü getirmesi; nakliyenin artık tarım ekonomisinde tali değil, doğrudan belirleyici bir güç olduğunu hepimize gösterdi.

Şunu unutmamak gerekir: Mahsulü tarladan kaldırmakla iş bitmiyor; ürünün kalitesini ve nefasetini hiç bozmadan sofraya ulaştırmak da asıl üretimin ayrılmaz bir parçasıdır. Lisanslı depolar, modern çelik silolar ve tarladan tezgaha uzanan kesintisiz soğuk zincir ağları; milli servet kaybını önleyen en hayati yatırımlardır.

15. TARIMSAL DIŞ TİCARET: FAZLA VERİYORUZ AMA HANGİ ÜRÜNDE AÇIK VERDİĞİMİZ DAHA ÖNEMLİ

Ocak–Ağustos 2026 döneminde tarımsal ihracatımız 19,03 milyar $, ithalatımız ise 17,45 milyar $ olarak gerçekleşti ve sektörümüz net 1,58 milyar $ dış ticaret fazlası verdi. Yalnızca ağustos ayında kasamıza giren fazlalık 678,43 milyon $ düzeyine ulaştı. Memleketin genel dış ticaretinin aynı sekiz ayda 67,19 milyar $ açık verdiği böylesi zorlu bir tabloda tarım sektörü; ülkeye net döviz kazandıran, ekonomiye can suyu olan en stratejik kalelerden biri olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Fakat bu 1,58 milyar dolarlık dış ticaret fazlası yıl boyunca dümdüz, sakin bir çizgide ilerlemedi. Fazla tutarı martta 79 milyon $’a kadar gerilerken, nisanda 152 milyon $, haziranda ise 290 milyon $ dış ticaret açığı verdik; nihayet ağustostaki 678 milyon $’lık güçlü fazlayla yeniden nefes aldık. Demek ki sektörel dış ticareti okurken aylık iniş çıkışları göz ardı etmemek gerekiyor. Üstelik madalyonun iki yüzü var: Bir tarafta un, makarna, bisküvi ve işlenmiş gıda sanayimiz dünyaya mal satıp kasaya net döviz koyarken; diğer tarafta mısır, soya, pamuk ve canlı hayvanda dışarıya ödediğimiz hammadde faturası kabarmaya devam ediyor. Ülkemizin tarımsal dış ticaretteki gerçek gücü; günübirlik genel fazlalarla avunmaktan ziyade, stratejik hammaddelerdeki dışa bağımlılığı ne kadar kırabildiğimiz ve ihraç ettiğimiz her üründe ne kadar katma değer üretebildiğimizle ölçülecektir.

16. BENCE: 2027’YE GİDERKEN TÜRKİYE TARIMININ YENİ YOL HARİTASI

Değerli Dostlarım,

Buraya kadar masaya yatırdığımız Ekim 2026 tablosu, 2027 üretim yılına adım atarken Türk tarımının önünde dört temel ödevin durduğunu açıkça gösteriyor:

1.Binbir emekle ürettiğimiz mahsulü hasatta değerinin altında heba etmemek,
2.Üretimin sürekliliği için tohum, yem ve damızlık gibi temel girdilerde dışa olan bağımlılığı kırmak,
3.Ürünlerimizi dökme hammadde olarak değil; işlenmiş, paketli ve yüksek katma değerli biçimde pazara sunmak,
4.Güvenli taşıma ve lojistik hatlarını sağlam kurmaktır; zira ürün ambarda ucuzken gemide pahalıya biniyorsa, tarladaki verim gümrükte ve limanda erir.

Bu hedefler doğrultusunda; su bütçesine dayalı havza planlaması tavizsiz uygulanmalı, doğal yem kaynağımız olan çayır ve meralarımız hızla ıslah edilerek koruma altına alınmalı, kaliteli yem bitkileri ekilişi yerinde desteklenmeli, sözleşmeli üretimde çiftçimizin hakkı ve hukuku korunmalı ve en önemlisi sabahın ayazında traktörün direksiyonuna geçecek genç üreticimize kırsalda sağlam bir gelir güvencesi inşa edilmelidir.

Biz toprağımıza bilimle ve vicdanla baktığımız müddetçe, bu bereketli coğrafya milletimizin rızkını da geleceğini de fazlasıyla vermeye muktedirdir.

“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”

Kalın Sağlıcakla.

Levent ÖZDEMİR
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı

toprak haber

Exit mobile version