Türkiye’nin on yıllardır süregelen, her bakan değişiminde raflardan inip tekrar kalkan, ancak bir türlü kalıcı çözüme kavuşmayan kronik bir “Kırmızı Et ve Hayvancılık” sorunu var. İthalat gemilerinin biri yanaşıp biri ayrılırken, kasap reyonundaki fiyat etiketleri ile üreticinin cebindeki yangın bir türlü sönmüyor. Peki, nerede hata yapıyoruz?
Hata, sorunu sadece “yem fiyatı” veya “destekleme miktarı” üzerinden okumamızda. Oysa sorun; Coğrafya, Sosyoloji, Kültür ve Biyoloji dörtgeninde, Anadolu’nun gerçeklerine sırt dönüp, bize uymayan bir “Büyükbaş Hayvancılık” modelini zorla bu topraklara giydirmeye çalışmamızdadır.
1. COĞRAFYA KADERDİR: KANSAS DEĞİL, KONYA MODELİ
Sevgili Dostlar,
Dünyada hayvancılık politikaları, coğrafyaya rağmen değil, coğrafyayla uyumlu yapılır. Biz yıllardır hayvancılığı, Kuzey Avrupa’nın yıl boyu yeşil kalan otlaklarına veya Amerika’nın uçsuz bucaksız düzlüklerindeki mısır tarlalarına göre kurgulanmış “Büyükbaş (Sığır)” üzerinden okuyoruz.
Oysa Türkiye coğrafyasının %70’i dağlık, engebeli ve bozkırdır. Bu topraklar; nazlı, bol su isteyen, fabrika yemiyle beslenen sığırın değil; Bozkırın sarı sıcağına dayanıklı Akkaraman’ın, Erzurum’un soğuğunu yapağısında eriten Morkaraman’ın, Trakya’nın lezzet pınarı Kıvırcık’ın, Toroslar’ın özgür çocuğu Kıl Keçisi’nin ve dünyaya ismini veren bozkırın beyaz incisi Ankara Keçisi’nin yurdudur.
Bizim yerli ırklarımız, binlerce yıllık doğal seleksiyonun birer mucizesidir. Onlar, başkasının “çalı” deyip geçtiği makiyle beslenen, kuraklıkta suyu adeta havadan kapan, kilometrelerce yürüyüp yorulmayan “Kanaatkar Biyolojik Makineler”dir. Büyükbaş ısrarı; susuz coğrafyada su savaşı vermektir. Oysa doğayla barışık “Küçükbaş”a dönmemiz bir tercih değil, coğrafi bir zorunluluktur.
Bu tespiti yapmak cesaret ister ama gerçekler acıdır: Dünya genelindeki (Hristiyan alemi, Çin vb.) et tüketim dengesine baktığınızda, hayvansal protein ihtiyacının büyük kısmının “Domuz” ile karşılandığını görürsünüz.
Neden? Çünkü domuz; çok hızlı üreyen, atık gıdayla bile beslenebilen, maliyeti en düşük kırmızı et kaynağıdır. Dünya, “ucuz et” ihtiyacını domuzla çözerken; sığır etini lüks tüketim sınıfında tutar.
Biz Müslüman bir ülkeyiz. Ancak yaptığımız stratejik hata şudur: Dünyanın “en ucuz ve hızlı” protein kaynağının (Domuz) oluşturduğu boşluğu; dünyanın “en pahalı ve en nazlı” protein kaynağı olan “Sığır” ile doldurmaya çalışıyoruz.
Bu matematik tutmaz! Sığırın biyolojik döngüsü ucuz et sağlamaya müsait değildir. Bizim inancımıza ve coğrafyamıza göre; domuzun üretim hızı ve maliyet avantajına en yakın alternatif Küçükbaş Hayvancılıktır. Bir Sakız Koyunundan veya İvesiden 2 yılda 3-4 kuzu alabilirsiniz. İkizlik oranı yüksektir, mera kabiliyeti yüksektir. Türkiye’nin “Ucuz ve Bol Et” formülü sığırda değil, koyundadır.
3. SOSYOLOJİ VE KÜLTÜR: KAVAL SESİ, BU TOPRAĞIN TAPUSUDUR
Kırsal alan boşalıyor, köylerde yaş ortalaması 55’in üzerine çıktı. Büyük endüstriyel sığır işletmeleri, kırsal nüfusu köyde tutmaz, aksine onları şehre göç ettirip “asgari ücretli tüketici” yapar.
Oysa küçükbaş hayvancılık; sadece bir ekonomik faaliyet değil, bir Yaşam Biçimidir. Orta Asya’dan at sırtında getirdiğimiz, Selçuklu ile mayaladığımız, Osmanlı ile kurumsallaştırdığımız Yörük/Türkmen kültürü, koyun ve keçi üzerine kuruludur.
Dedem Korkut hikayelerinde, Karacaoğlan’ın türkülerinde “Sığır çobanı” göremezsiniz; orada “Koyun gütmek”, “Keçe dokumak”, “Sürü yönetmek” vardır. Bizim sosyolojimizde keçi, evin bir ferdidir; koyun, kızımızın çeyizidir. Havza Bazlı Üretim modelinde; her havzanın kendi merasına dayalı koyun-keçi sürüleri, kırsal kalkınmanın motorudur. Çobanın kaval sesi sustuğunda, sadece bir müzik susmaz; o dağların, o yaylaların bekçisi gider, Anadolu’nun tapusu sahipsiz kalır.
4. GİZLİ HAZİNE: YAPAĞI, TİFTİK VE ÇİN TEHLİKESİ
Küçükbaş sadece et demek değildir; aynı zamanda stratejik bir hammadde olan yün, yapağı ve tiftik demektir. Ancak bugün Türkiye’de acı bir tablo yaşanıyor.
Hele bir Ankara Keçisi (Tiftik Keçisi) gerçeğimiz var ki, yürek yakar. Bir zamanlar Osmanlı’nın en stratejik ihraç ürünü olan, kralların giydiği “Sof” kumaşının hammaddesi o “Beyaz Altın”tiftik, bugün hak ettiği değeri bulamıyor. Üreticimizin elindeki o değerli yapağılar ve tiftikler; organize bir sanayi olmadığı için “çöp”fiyatına, yok pahasına toplanıyor.
Çinli tüccarlar, bizim derede yıkadığımız o “Altın Post”u ve tiftiği alıyor, işliyor, katma değerli tekstil ürününe dönüştürüp bize Dolar/Euro ile satıyor. Bu, hazinenin üzerinde oturup dilenmektir. Küçükbaş hayvancılığı kalkındıracaksak, yapağısını ve tiftiğini de sanayiye entegre edecek bir sistem kurmalıyız. Yapağı ve tiftik geliri, çobanın yıllık yem maliyetini çıkaracak seviyeye gelmelidir.
SONUÇ: “İTHAL ÇOBAN” DEĞİL, “MİLLİ ÜRETİM”
Nüfusumuz 85 milyon, sığınmacılarla birlikte 100 milyona yakın insanı doyurmak zorundayız. Amerika’nın “Feedlot” sistemini, Avrupa’nın yağmurlu ovalarını taklit ederek varacağımız yer çıkmaz sokaktır.
BENCE
Çözüm;
Amerikan kovboyuna özenmekten vazgeçip, kendi “Çoban”lığımıza dönmekte,
Meraları “yasak bölge” değil, Akkaraman’ın, Ankara Keçisi’nin “öz yurdu” ilan etmekte,
Sığır inadından vazgeçip, devlet politikasıyla “Milli Küçükbaş Seferberliği” başlatmaktadır.
Unutmayalım; Bozkırın efendisi koyundur. Doğayla inatlaşan değil, doğayla ve kültürüyle bütünleşen kazanır.
“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün.”
Levent ÖZDEMİR Ziraat Yüksek Mühendisi Toprak Radyo Televizyon A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı